ismi kayıp bir yazarın benle ilgili te yazın yazılmış bi yazısını buldum az evvel. yazarı kayıp, ismi kayıp ve blogumu okuma ihtimalinin çok düşük olduğu bir dünyada yaşadığımız için, yayınlamaktan çekinmeyeceğim. bunların ardı arkası gelecek zaten artık, çünkü ben okulagittimsınavoldum yazmaktan bile sıkıldım, başka gözlerden mula'ya da bu yazıyla başlayayım.
"
Mula’nın hikayesini az çok biliyorsunuzdur. Korsan kitaplara kadar düştüydü. Ve hemen her korsanı çıkan çok-satan kitap gibi bir bok çukuruydu onunla ilgili, o “biyografi” dedikleri paçavra. Goodman’dı yazarı. O adi herif ile tanışmak ve onun yüzüne karşı, “yazdığınız şey, tam mânâsıyla bir bok çukuru” demek için ofisine gittim Londra’ya kadar. “Nasıl bu kadar yüzeysel olabildin seni kahrolası,” dedim girdiğimde. Birtakım satış verilerini göstermek dışında yalnızca dinledi. Sonunda, “sen kim oluyorsun da, ‘Mula’nın acılarla dolu zira gözüpek yaşamı’ kitabımı eleştiriyorsun?” dedi. İlk anda cevap veremedim. ”Senin yüzünden tüm dünya O’nu yanlış tanıyor” demek isterdim, hemen vazgeçtim. “üvey kardeşiyim” çıkıverdi ağzımdan. “O’nun hayatını dikkatli incelemiş olsaydınız, beni de mutlaka fark ederdiniz.”
Mula’yla küçükkenden tanışıyoruz. Eskiden sıkı fıkı değildik. Ülkede tutunamayıp sürgüne gönderildiğimizde, ben Paris’e gittim okumaya, o Londra’ya. Beni de Londra’ya çağırmıştı, biraz parası varmış, geçinirmişiz. “İngilizcem hiçbir zaman seninki kadar iyi değildi” demiştim. Israr etmemişti.
Sonraki dönemler pek görüşemiyor, ara sıra mektuplaşıyorduk.
Nasıl anlatayım o eski, güzel zamanları. “Nasılsın,” derdim. “yalnızım,” derdi, “çok yalnızım. Arkadaşlarla içmekten geldim şimdi.” Bir keresinde şöyle demişti: “Yanımda, adaşın … vardı, beraberdik.” Üzülürdüm. “Mula,” demiştim. “Senin edimlerin,” ; “edim?” diye lafımı kesmişti. Anadilimizde değil de, Fransızca konuşuyorduk artık aramızda, o kelimeyi tam hatırlamıyordum. “Edimlerin iki çeşit,” demiştim nihayetinde. “Önce, bir şeylerin kendi kendine olmasını istiyorsun. Mesela derslerin… Bekliyorsun önce, kendiliğinden hallolsunlar diye, aynen, konuşmamın tam şu anda kendiliğinden bitmesini beklediğin gibi.” demiştim. Yüzündeki hiçbir ama hiçbir kas oynamadan beni dinliyordu. “ve sonra,” dedim. “o beklediğin şey gerçekleşmeyince üzülüyorsun.” Yüzündeki hareket etmeyen kaslar, hakikaten de oynamaya ve mutsuz ve üzgün ve kızgın bir duruma döndüler, konuşma hala bitmediği için. “sonra üzülüyorsun,” diye yineledim. Ve sonra “okulun,” diyebildim. Ve sonra, sustum.
“Anlamıyorsun,” demişti. “Dün, sosyalist bir gruplaydım. Devrimden, güzel günlerden konuştuk,” dedi. İkimizin de aklına anavatanımız geldi. “Ama,” dedi. O an, belki de ilk defa o an fark ettim. Çok hoş bir kızdı. Askılı bir blüz ve lacivert bir kot pantolon giyiyordu. “(…) eve döndüm, Ayn Rand okuyup kendime geldim. ‘…’! ” “efendim, ay dinliyorum evet.” dalmışım.
O gün eve gittiğimde günlüğüme; bana sendikaları ve sevdiği yazarları ve sosyalist hareketi anlatıyordu ve daldım ve güzel kız, diye düşündüm ve dişiliğini ön plana çıkartacak giysiler giyse sanıyorum çok canlar yakar (hayır! ‘can yakar’ edebi bir ifade değil, üzerini karaladım) dişiliğini (hmm. cümle ilerlemiyor, cümleyi olduğu gibi karaladım.) ve güzel kız, diye düşündüm ve sosyalist gruplar hikayesini dinledim ve ayn rand sevdiğini dinledim ve ayn rand okuduğunu oradakilere söyledi mi, merak ettim ve onu özlemişim. diye yazdım.
Çok sonraları, okul bittikten sonra, yıllar sonra, Paris’te avarece dolaşırken gördüm O’nu. Cafe’de bir arkadaşıyla oturuyordu. Yanına gittim. “Paris’e geliyorsun ve haber vermiyorsun” dedim sitemle. “Kısa süreliğine uğramıştım, hastaydım, istirahate geldim,” dedi. “İyi görünüyorsun aslında,” dedim, kızdı. Her hasta olan insan gibi, solgun göründüğünün söylenmesini isterdi. “Yine yalnızsın sanıyorum” dedim, göz ucuyla arkadaşını göstererek. “Ama anlamıyorum,” dedim. Yine kızdı. “Sen nasılsın,” diye sormasını isterdim. Onun yerine, “gitmem gerek,” dedi uzatmadan. “Görüşürüz” dedi. Güçlükle cevap verebildim. Giderken arkasından baktım. Henüz iki kitap yayımladığını biliyordum. İkisini de okumuş, ikisini de çok beğenmiştim. Bunları konuşuruz diyordum. Ama gidiyordu. “Görüşürüz, Mula” dedim içimden. Üzgündüm.
Eve gelince şu satırları yazdım günlüğüme: bugün geldi ve yanında arkadaşı vardı ve yalnızsın dedim ve evetledi ve tüm dünyanın seni anlamadığını düşünüyorsun, dedim Mula’ya, diye yazdım günlüğe ve yaş olarak, dedim kendi kendime, 3 yaş ve duygusal zeka olarak dedim kendi kendime, diye yazdım günlüğe, yine 3 yaş büyük gibi, dedim kendi kendime ve bizi yolda görseler dedim ve bizi takip etseler o iftiracı ve o alçak ve o ifrit gözleriyle dedim kendi kendime aramızda 6 yaş olduğunu hayatta anlamazlar, dedim kendi kendime ve O’nun hastalığı var ve istirahate ihtiyacı var ve benimle görüşmemek için iyi bir mazereti var, dedim kendi kendime, diye yazdım günlüğe.
"