09 Kasım 2009 Pazartesi

Oğul ne haber

-Bu kuaför olayları filan çok geriyo beni. Kahküllerim gözümün içine girdi misal, gidip kendim kesicem birazdan. Hayır kuaför hem über sıkıcı bir mekan hem de para alıyor adamlar. Bir de beyenmeme durumunda suçu ona atıp göt gibi kalıyorsun. Alışana kadar küfrediyorsun adama, oysa kendini her daim hazmedersin, kabullenmen kolaylaşıyor. Kuaföre para vermek istememem de kesinlikle cimriliğimden değil, şimdi siz ne anasının gözü, ne pinti diyeceksiniz çünki ben biliyorum. Ama el insaf arkadaşım, ben o paraya iki şişe şarap içer bir de kitap alırım.

-Bu haftasonu bir hata yaptım ve bana aralığın ikinci haftasına kadar evden çıkmama cezası olarak geri döndü. İstibdat blogumda değil evimde aslında benim. İşin komiği, annem her kavgamızda aynı cezayı uygulamayacağını bile bile veriyor ama bu sefer öyle bir bok yedim ki, bu cezayı kendime ben gerekli görüyorum. Sorma neden.

-Sıkıntıdan patlayacak zamanım olsun istiyorum. Boş vaktinde ne yapabilirim diye sormak nasıl güzel bir şeydir öyle ya, nasıl lezizdir, nasıl özletir. Resmen yaz tatiline kurşun atıyorum şu an. Bu günlere geldiğim psikolojiyi düşünün hele bi de. 11 senedir 15 ağustosta başlayıp 25 mayısa kadar gün sayan bir insan. Mesela siz aslında bira içip güldüğümüzü sanıyorsunuz ama ben hep saatime bakıyorum. En mutlu anlarımızın bile bitmesini istiyorum hızla. Adiyim aslında bazen eved.

-İki gündür balık yiyorum. Çok sevdiğim bir oluşum olmasına rağmen midem yiyecek hiçbir şey almıyor, hele canım ailemin portakal suyuyla balık sunmasına diyecek tek söz bulamıyorum.

-Bugün Ümit Abi dedi büyük şoka girdim. A. isimli bir arkadaş var, kendisi Oğuz Atay'ın ilk baskı imzalı bir kitabını bit pazarından bulmuş; 3 liraya. Sonra da bir koleksiyoncuya 350 liraya satmış. Yok artık anambabam dedim.

Ya zaten sadece yazmak için yazdım bunları da. Bitiriyorum nokta.

05 Kasım 2009 Perşembe

bir dinazorun sezileri

babam okula para sızdırıyor biliyorum. kendimizi kandırmayalım şimdi çok sever aslında beni, tüm o siklemiyormuş gibi duran ifadesinin altında bir eli ensemde olan baba kimliği var. çünkü hayatımda yaşadığım bazı kolaylıkları babam olmadan açıklayamıyorum.

okul açılalı bir ay olmuş iken, üç gün rapor beş gün de devamsızlığa sahip, sene sonunu nasıl çıkarırım diye derin düşüncelere dalmıştım. kolay değil, geçen sene kaleden döndüm. 19.5 devamsızlık, 24.5 rapor ile. (20 güne 25 gündür sınır)

neyse efendim. ben bu cuma okulu ekmeyi düşünüyordum. aslında aklımda hazar'la buluşmak vardı. bizimkilere dedim, ya dedim ben cuma okulu ekebilirim dedim. oha sen delirdin mi okul açıldığından beri cuma günü hiç gelmedin, hocalar bile şaşkın. daha felsefe dersine girmedin öhöhö dediler. ben de dedim bi daha bakıyım şu devamsızlığa. çıkan sonuç aşağıda, ben şokta..

iki rapor iki devamsızlıkla dört gün görünüyordu. sonra gittim müdür yardımcısına sordum. hocam hatanız olmasın dedim. e-okul'a yanlış girilmiş ya da daha girilmemiştir belki ha? dedim. ama o, saçmalama her şey ordaki gibidir, herkesi tek tek üç kez kontrol ederek kaydediyoruz dedi.

bu cuma okulu ekmeyi hakkaten düşündüm bu mucizeden sonra, kim düşünmez. çünkü çok süpersonik işler buldum kendime. ama anneme ne diyeceğimi bulamadım. kıdemli üst teymendir kendisi. geçen seneden idmanlı, seni yer yalanını yemez.

04 Kasım 2009 Çarşamba

Bu ne ego, ne otorite diye sorarlar adama.

Yıllardır bir facebook hesabım vardır ki, öylece durur donmuş halde. Bi, yazın açmıştım, yazlık arkadaşlarımın bikinili fotoğraf koyup koymadığına dair olan merakımdan, onu da on gün içinde gene kapattım. Fakat dün gene açtım neden? İtiraf ediyorum sırf sıkıntımdandır bu açışım, çok bomba elemanlar var çünkü benim facebook'ta, kısa yoldan dumura bağlanmak maksadım. Yarın öbür gün gene kaparım zaten, şimdi facebok şöyle böyle, severim sevmem ahkamına girmiyim hiç.

Sadede geleyim. Tolga var bir tane insan olur bu, dedi senin Yağmur beni kardeşlerine eklemiş facebook'ta, kabul ettim mecburen dedi. Benim Yağmur dediği insanla olanca tüm samimiyetim de iki ay filan sürdü, neyse. Ben de dedim ki, ulan dedim göt, ulan dedim götlek dürzü dingil dedim, dedim yani bunu. Biz gerçek kardeşiz, eklesem kabul etmezsin, elin kızlarını mı kabul ediyorsun dedim. Birkaç dakika sonra facebook'tan mail geldi.



Tövbee.

03 Kasım 2009 Salı

I hope to god she hears me

Annem tarafından yoğun sevgi altındayım son günlerde. Öyle sanıyorum ki babamdan sevgi görmediğim için bunalıma gireceğimi düşünüyor. Ya da benle kızı doğduğundan beri ilgilenmediğini fark etti ve birkaç gün için iyi anne olup, vicdan rahatlatıyor. Az evvel tuhaf bir helvamsı getirdi, daha çok irmikli çikolata gibiydi, güzel kızım yesin dedi, noldu anne sana dedim. Oy ne büyümüş kızım benim diyip, öpüp gitti. Annem tarafından sevilmeye hiç alışık olmadığımı tekrar tekrar fark ediyorum.

Anne demişken, geçen hafta salı günü, annemin başından kötü bir olay geçti. Bir pet şişeyi delmek suretiyle, evde bulunan en iri buçaklardan birini, intihar için kullanılan damarından hafifçe geçirdi. Öyle hafifti ki az kaldı ölüyordu. Buraya kadar her şey tamam, tamam olmayanıysa ben pazar akşamı eve yedide gidişimle fark ettim.

Annem bu korkunç olayı yaşadığı sırada kardeşim mutfağa su içmeye gitmiş ve kanı görünce de feryat figan beni çağırmıştı. Her zaman ki aptal kardeşimdi yani, mühim bir şey olduğunu düşünmedim, günde üç kere sesi açılsın diye çığırırdı adımı. Ama siyahilikten bozma yüzü hayalet kıvamına bürünmüştü, şüphelenip mutfağa gittim. Annem. Annemi görünce benim içim bırak kımıldanmayı, tüm hücreler başka yöne dağıldılar. Öyle dayanamam kan, yara, bere, morluk görmeye. Sonra annem arkasını dönünce aslında gerçek bir anlamda üzülme yaşamadığımı fark ettim, hatta bunu fark etmeme fırsat bile bulamadan mutfağın virane halini gördüm. Bulaşıklar, market alışverişleri, her bir şey ortalıktaydı, göreni kaçırtacak cinsten dağınıktı. Annemi filan unuttum o an ben, mutfağın temizlemesinin benim üzerime kalması ihtimaline odaklandım. "Ambulansı ara, şunu ara, bunu ara.." diyen annem silindi, her şey silindi, mutfakla baş başaydım. İçerde okumak için can attığım betimlemelerim, birazdan içerim diye hazırladığım sallama çayım, Joy Division'lar, hepsi birden.. Boğuluyordum.

Annemle hastaneye gitmedim, kızı gitti ama; ben evi bekledim. Geldiklerinde, beş günlük tatilimiz, yığınla ödevimiz ve kokmaya başlamış bir mutfağımız vardı. Çarşamba sabahı, yarım gün okul olmasına rağmen okula gitmeyip erkenden çıktım evden. Bir yandan da "Almıla, annem hasta bak çok, ders yaptıramaz uyuyor hep, bana derslerimde sen yardımcı olur musun?" diyen kardeşim vardı aklımda. Buna rağmen pazar akşamına kadar evi yatma işlemi dışında kullanmadım, lalala diyip duymamak kolay oluyor bazan. Pazar gününün öğleden sonrasını da tesadüfi bir biçimde Nil'le geçirmiştim. Nil'den ayrılınca bir arkadaşımı aradım ve hayvan sevgisine ihtiyacım var, size geliyorum, kedilerin köpeklerin hepsini seveceğim dedim. İşte orda geldi kardeşim aklıma. Yeni ne hesabı alırsam alayım ilk evcil hayvanınız bölümüne ismini yazdığım kardeşim. Apar topar eve koştum, giriş saatim yediye tekabül ediyordu ve iki saat sonra uyuyacaktı. Derslerini soramadım, utandım. Annem odama geldi yatmadan önce, baktı, baktı, yüzümün tüm hatlarını ezberlercesine. Sonra hıhı yapıp çıktı.

Evet işte, ben buydum. Çok fazla düşünmeye gerek de yokmuş kendimi diyip, betimlemelerime gömüldüm, çayım sıcak, mutfağımız temiz, ödevlerim yapılmamıştı, başaramamak; benim ikinci adımdı.
what a wonderful world

29 Ekim 2009 Perşembe

she wants to be

ben, bazı şeyleri bildiğimi iddia ederken hiç çekince duymuyorum. bazı şeyleri utana sıkıla söylerken, bazı şeyleri asla söyleyemeyeceğim, eminim.

bu kadar sene bana şunları şunları öğretti diye laf salatası yapmayayım şimdi. bunca senenin öğrettikleri göreceli olmamakla birlikte, karşıdan bakıldığında çok sayılacak bi anlaşılabilirliğe de sahiptir. bunca sene. bunca. bunca'dan öğrendiklerime gelirsek, kendisinin iyi bir öğretmen olmadığı konusunda kendimle mutabık çok kişi toplar, dünya devi olurum istersem. ama neye fayda, bunca'yı durduk yere reklam putu yapmak benim de işime gelmez. any kind of bear o anlamda. ha ne diyorduk, bunca'nın öğrettikleri.

anlayamayacak kadar zeki insanların beni okuması kötü, zira anlaşılmak kadar tatmin edici çok az hissiyat mevcut. ama anlatmayı başarmak çok daha zor olabiliyor. anlaşılır yazmak ve beyninden geçen, o; saniyede düşünülenleri sayılamayacak çoğunluktaki şeyleri düzgün cümlelerle, gümüş değil, altın değil, pırlanta tepside sunmak. i can be a bear bu anlamda.

fakat bunu hiç utanmadan, yüzüm zerre yere değmeden diyorum şu an. bunca bana öğretti çünkü. siz, hiç anlamayacak kıtlıkta olsanız dahi çekinmeden tek nefesde: "eğer bir insan sıkıntı yahut sorun dediği şeyi ortalığa saçabiliyorsa, ortada toplanılacak meta yoktur."

bu kurduğum cümle kadar tanrıya inansaydım şimdi bir ibadethanede eksiksiz evradlarımla en hakiki mürşid olurdum. söz konusu olan bu fikr-i sabit, i can be a tornado.

kimdir ermiş kişi biliyor musunuz. her halta kaşığı sokturulmuş kişidir. yoksa sizin bu burjuva ayaklarında tattığınızı anlattığınız steril cümleleriniz sadece post'tur, modern'dir, çok çok olsun da, şımarık edebiyattır.

kısaca; bunca'nın daha adaletsiz olmayı seçtiği kişiler bunu kısa zaman içinde kavrarlar. bellerler en ince detaylarıyla ve anlarlar ki ona düşman olmak hiçbir şeyin çözümü değildir. anlarlar ki oraya buraya sorun afişlemekle bunca bizden yakayı sıyırmayacak. başkalarına gösterilen afişler sadece acıma getirecek. en iyi de bunu bilirler. en eski ama. aç'la tok'un en önemli ayrımıdır burda afişlemek. bunca'nın öğrettikleri işte bu yüzden karşıdan bakınca anlaşılır, afişlere bakılır. bu insanlar, kapı zillerine isimlerini yazmaya çekinen insanlardır çünkü. nerde kaldı sarı sayfalara ilan vermek. bunu iyi değerlendirebileceksiniz düşününce kafanızda, düşünmek?

suni gündemler, sütten dil yakmadan nasib alamamış kişilere aittir, trajediyi severler, kedi kadın onlar, kurt adam gene onlardır. yapaylıkları kibirlerine kibir ekler. kendilerini aslında sevmez, başkalarını da sevmezler. kibir kaynakları bilmeden atıp tuttukları konudaki cahillikleridir. işte kendini seven insanla ayrıldıkları husus da burda boy gösterir. ailesine bakışı, aşk dediği kavrama bakışı, parasızlığa bakışı, bakışları. bunca'nın sevmediği kişiler böyle yüzlerce perspektiften bakamazlar. tek yön vardır, o da yaşadıkları gerçeklikleri ve asla yılmamaları gerektiğidir.

"I can be a lion demektir bu da. "

***

25 Ekim 2009 Pazar

yeah feed the rain

komik gelecek belki size ama, aslında hiç komik değil, çok normal bir ihtiyaç bu.
ben, danışabileceğim dostlarım olsun istiyorum. aslında vardı, hep vardı ama noldularsa artık yoklar. yani şu pazar gününde sabahtan beri müzik dinliyorum. hiçbir şey yapmadan. yapılması gereken de bir dünya işim olmasına rağmen. böyle anlarda çok mor duyumsuyorsun işte. sokakta onla bunla içip, muhabbet ederken hiç aramazsın, ama odanda, kendinken yaa diyorsun, nerdeler?

artık dinleyecek yeni şeyler bulamıyorum. sırf açılmamışlar en az on gb eden müzik dosyaları sanki boş gibi. emin olamıyorum, deme yanılma olmasın istiyorum. "alo, nağber x, ya ben film izliyim diyorum ama ne izlesem bulamadım, sen beni biliyorsun, dişime uygun bir şeyler önersen?" şu diyaloğu kurduğum gün huzurdan arşa değer belki başım. çok şey değil, sadece arada bana güzel şeyler önerebilecek insanlar. olanları kaybettim sanırım. ben dedim olmamalarını oysa, böyle anlarda pişmanlık duyuyorum. "flash belleği kaptım bülo, geliyorum koy çayı" dostlarımı, her ne kadar kötü bir insan olsam da, hep anıyorum.

belki bu bağlamda blog biraz işe yarar, üşenmeseniz ve şu zavallı, yalnızlıktan tımarhaneliği oynayan meczupa birkaç film-şarkı önerseniz..

"nasıl sevinirdim anlatamam."

**

i'm not drowning fast enough.

mağdem ki bugün akşam, çalsın sazlar oynasın o zaman. hem arada dans etmeyi, çılgın atmayı bırakıp blog yazıyorum şu an gibi ben de, gerçi hala elim ayağım durmuyo bi tuhaf. tüm sorumluluklarımdan sıtkımı sıyırdım hayat çok güzel. dersmiş, sınavmış, şuymuş buymuş, kime ne ki ne.

al şarabını, dolaş sokak sokak, inan hayat aslında bu değil, en azından sence. hayat bu'dur çok saçma bir ikilidir ki zaten. ulan bana bu olan hayat sana tırt olur ne uyduruyorsun hayat bu hayat bu diye. hepimizin ki kendine realite. ha ama benimçin şu aralar yaşama denilen bu düstur indie. d disklerinde tozdan görünmeyen indie arşivinin çıkması. bazalar altındaki, yıllardır ellenmemiş etekleri, elbiseleri, rengarenk her şeyi gün yüzüne ulaştırmak. öyküler okumaktan gınaların gelmesi, nerde kaldı romanlarım denmesi'dir.

julian casablancas gibi sevgili bulunmasıdır gene bile indie.

old school demeyin, durun o kadar da abartamadım daha. ama yaşını sevmek vardır bazen içimde. herkesi sevmek vardır bugün içimde. bazan beni de kırıyorlar, içimde kırıyorlar. tanımadığım ben hakkında mottolar sunuyorlar, haha diyip geçelim belki, çünkü giydirmeyi sadece bedenimize yapacağız bugün. annemiz tekrar botanikle uğraşacak dolu çiçeklerimiz olacak. birileri kendini önemli sanacak. önemli olmadığı halde anılacak.

o da değil de, sol.org diye bir site var ben daha hiç tıklamadım, ama dün tüm istiklal'e, şişli'ye, her bir yere yapıştırdık b. ile. siz yapıştırıverin gari diyince arkadaş, temam dedik, zevkli bi işti. görürseniz bilin ki benim elim deydi hepsine :A

o zaman yaşasındır liseli olmak, çok bildiğini sanıp büyümüş havalarına inatla. hem ayrıca demin hesapladım ki altı ay sonra 17'yim, teoman'dan daha onyedionyedi'yi söyliyeceğim.

ha unutmadan, bu şarkı seninçin'miş, öyle dediler.
tıktık.

*

18 Ekim 2009 Pazar

Aile bizim her şeyimiz, bilirsiniz.

Şaka gibi bir annem var!

Bir aydır eve giriş saatlerim hususunda kavga ediyoruz. Ama öyle böyle değil artık tüm iletişim koptu, hep bu sorun üzerinde geziniyoruz.

"16 yaşında bir kız hava karardıktan sonra neden dışarda kalsın ya, bu mümkün olamaz."

Bir aydır altı buçukta, hadi olmadı yedide eve geleceksin diye kudurdu. Hep yedi buçuğa sarkıtıyordum ama yetti dün akşam canıma, yani evde en geç olmam gereken saatte gayet eve bir saat uzaklıkta bi mekanda kaşarlı makarna yiyordum. Ne temiz ne güzel bir insanım ben ya, annem daha bana güvenmesin, makarna yani. Sonra beni aramış, metrodaymışım ki mesaj olarak geldi bu, arandızın diye. Hemen geri döndüm anneme, dedim çok kalmadı geliyorum, tamam hadi öperim dedi. Sesi öyle normaldi ki, oha dedim kırdım zincirleri, anneme gereken buymuş. Eve gittim, bilgisayarda test çözüyorlardı kardeşimle, gülümseyerek baktı bana, mutfağa gittim sevdiğim börekten almış, oy annem ne de güzel şeyler yapmış bugün dedim. Tekrar yanlarına gittim, siz naptınız bugün diye sordum. İntikam dolu gözlerle yüzüme baktı.

"Bir ay evden çıkmanı yasaklıyorum, tek kelime etme sakın."

Güldüm, pis pis sırıttım, tek kelime de etmedim. Bu sabah sanki hiçbir şey olmamış gibi konuştu benle, oysa ona dün, bitti senle daha hiçbir şeyim kalmadı demiştim, oralı değildi. Biraz sitem ettim. Bir aydır içinde kalanları bu kadar şeyden sonra mı diyecekti allaam, konuştu, neden böylesin anne sorumu hep geçiştirirken ilk kez anlattı. Ben de yadırgıyordum çünkü, hiç karışmazdı benim annem bana, istediğim gibi gelirdim eve, istediğimle gezerdim, neyse.

-Teyzenle konuştuk geçen, bir arkadaşı vardı onun, kızı senle yaşıt.
+Ee?
-Nasıl iyi aile kızıymış, nasıl temizmiş. (öldürcek bir gün bu muhabbetler beni)
+Salak salak konuşma, Ankaralı sosyetelerde kaç temiz kız varmış benle yaşıt.
-Doktora gittiklerinde 3.5 aylık hamile çıkmasın mı.
+Bak ben malımı bilmez miyim.
-Yeminler ediyormuş hiçbir şey yapmadıklarına, zaten bakireymiş de.
+Anne teyzem bu kızı bana yazın anlatmıştı yani bu şimdinin gündemi değil ki.
-Teyzen diyor ki, çok düzgün bir kızmış, nasıl da çalışkanmış. Ailesi aylardır gelememiş kendine.
+Yeağ bunun benle ne alakası var, yuh ha.
-Teyzen diyor ki, bak senin kızın öyle değil, çok sürter eder o, dikkat et.
+OHAAAAAAAAAAA!
-Ben bilmem gece dışarı çıkmak yok.
+Sekizden evvel bir eve geliş saati verirsen yemin olsun yarın eve adam atıyorum.
-Ay ben ne desem ters tepki veriyor bu deli kız. Tamam dediğin gibi olsun.

durur durur dayanamaz.

-Bak siz kötü şeyler yapmayın öyle.

06 Ekim 2009 Salı

Where's my gun cigerim köşesi

Çok mağrurum çook. Bir kulağımda çalan "Build Me Up Buttercup", ağzımda dilime ve piercinge sardığım sakızım, ağır aksak ve kasnak bir halde ilerliyorum. Saat daha on filan. Belki on buçuk, bilemiyorum. Telefonum çalıyor, halimi hatrımı ve yerimi soruyorlar. Geldim galiba bilmem ki diyorum, hala aptal bir ifade, 'you know that i have from the start', bu şarkıyı seviyorum. Derken aklıma günler sonra Özde geliyor, canım Ö.'yü bayadır görmedim, en son gördüğümdeki halim biraz viraneydi, o günü hatırlamamazlığa yönlendiriyorum. Ö., canım dedim, ayaklı seyyar eylemcidir. Misal, Fizan'da protesto var derseniz 546545674 km filan önemli değil, atlar gelir, öyle biridir. Ben de sakızı ağzımdan atarken, sakız düştü, birileri elleri havada anlayamadığım bir şeyler diyordu. "Why do you build me up" gibime geldi ama anladım ki bir şey, başka olan bir şeyler deniyordu, Özde varmalıydı orda o zaman. Durmadım aradım hemen, nerdesin bebek sen dedim, en arkadayım dedi. Yanlarına gitmem gerek arkadaşlarıma selam diyip Ö'ye koştum, sarıldık. Birkaç kişiyle tanıştırdı, ama dedim ben dönmeliyim, malum, bizimkiler eve bekler. Sonra Burger'ın önünde bir süre dikildik naptığımızı benim bilmediğim bir halde. Özde'ye koştum ben o boşlukta gene, yurtdışına gitme planlarımızı ayak üstü seyyar hayalciliğimizle çok kral gerçekleştirdik. Sonra beni Berdan aradı, Yasemin'in sesiyle, gel hemen yanımıza dedi. Ö., biraz kızar gibi oldu, dedi yani bu yaptıkları ne böyle, ha ordasın ha burda, üç beş kişi var arada, ama ben tabii hemen koştum yanlarına. Sonra bir ara, tutturdum birkaç dk kitap bakıyım gelcem diye. Malum Sahaf Festivali var Gezi Parkı'nda. Olmaz sen delirdin mi dediler, bu sefer açım dedim, simit ye diye önerdiler. Muhteşem zamanlamamı da o an yaptım işte. Nerde ki dedim, gösterdiler, ay üşeniyorum dedim, ay Almıla dediler. Sonra Yasemin dedi ki, şu dovizi tutsana, canımın belki de tutması gelmediğinden ay dur simit alcam dedim, gittim aldım. Eğer o dovizi tuttuktan sonra gitseydim, şimdi burda büyük ihtimal olamazdım. Ama nedir ki simiti alıp gittim yanlarına. Tam o anda bir parçayı koparttım ve ağzıma attım. Tam o an bak ama. Ve gene tam o an Yasemin büyük bir keyif ve cakayla sigarasını ağzına götürdü, işte o an anlar yavaşladı. Yasemin sigarayı dudaklarından çekip hışımla soluna döndü, benden yana sağa. Koş Almıla diye bağırdı ve arkamıza bakmadan koşmaya başladık. O an içinde gene bizden olan Çağan'ı kaybettik, Çağan nerede, Çağan ne oldu. Çok koştuk, aynı yerler arasında sıkıştık, Akm geçit vermedi. Vallahi. Sonra ben nefes alamadım bir an. Sonra baktık Gümüşsuyu'ndayız. Bir belediye otobüsüne binmişiz. Sonra her yer virane. Yasemin şoktan sigarayı elinden atamadan koşuyo, ben boğazımda kalan simitten nefes alamıyorum. Sürekli bir sokakta sıkışıyoruz, hep birileri kayıp, o nerde, hep eller telefonda, of biber gazını yiyim, nefes alamıyoruz. Zaten yurdum yüzleri kapalı, siyah bayraklı anarşiki gelince bir bokluk olur demiştik amma, iştesi var.

Ne diyorduk, yanıyoruz, boğazımız yüzümüz filan. Bir oğlan, yemin ederim annam-babbam, gözlerine limonu koydu direkt görmen lazım, yanımızdaki çocuk da sirkeyi kafadan aşşağ böyle sanki sirke değil de suymuş da serinletiyormuşçasına boca etti. Annaağm, aklım çıkızladı benim. Sonra baktık sıkıştık bir köşede, bir de belediye otobüsü amca böyle durmuş mu, atladık hemen, ama araba ilerlemiyordu, hiç ilerlemiyordu.

O değil de, anarşist grup da değil, nedirler bilmiyorum, otobüsün kapısını açtırttı zorla, geldi ve aynen şöyle dedi, "Birleşmeliyiz kardeşlerim, Bolşevik P.'nin liderliğinde birleşelim" gibi bir şeyler söyledi ve indi. Otobüste kaldığımız anlarda etrafı yıkmalarını izledik, sonra aynılarını televizyonda da izledim ahaha. Olm, kırmızı tişörtlü, siyah kotlu ve eastpak siyah çantalı çocuk, kralsın adamımsın, negzel indirdin öyle, oh oh, al hırsı vur valla, vur. Ağbi adamlar tam teçhizat gelmişler şaka gibi. Saat 12 sularında Gümüşsuyu Cam suyu oldu. Çekiçleri vardı, çekiç lan. Gaz maskesli olanları demiyorum bile, yüzde maske elde sapan. Saati biliyordum, çünkü hep saat orda kaldı, çünkü araba ilerlemiyordu. Saat 12, Saat 12:05.. Sonra o araba aldı bizi Taksim'e götürdü gene ne anladım ben bu işten. Yerler kırmızı, her yer su, harap.

Neyse atraksyon oldu diye avutuyorum kendimi şu an. Taksim'den ayrıldık hemen otobüs tekrar getirince bizi, gittik Cevahir'de pizza yedik, annem aradı defalarca ve Taksim'e gitme dedi. Bunu ilk yaptığında Tam Burger önünde dikiliyordum ve herkesi güldüren konuşmamı tarihe geçirdim. Heyecanlanınca ve yalan söyleyince olduğumdaki gibi aynı kelimeyi (Taksim) yüzlerce kez tekrarladım. "Yok valla Taksim'e gitmicez, hiç işimiz yok orda, hiç de istemiyo canımız Taksim, ne Taksim'i yea, hiç, cıkcık. Da, neden gitmeyelim, bişi mi olmuş Taksim'de?" herkes yarılır filan. Sonra tabii enkazları görmeye akşam gene gittik ahaha. Oğlum Ziraat'te cam kalmamış, çok dumur olduk valla.

O değil de, ben annem duyarsa diye korktum ama o pek oralı olmadı, zaten eve geldiğimizde (o da gezmeye gitmiş, lan yoksa gezme diye beni mi yiyo, olur-olur.) haberler bitmişti, derin nefes aldım. Fekat öyle yorgunum öyle yorgunum ki, ha bir de boğazım hala çok pis yanıyo, evvelkiler gibi portakallı atmamışlardı, kalbimi kırdılar.

Edit: Böyle relaks yazdığıma bakma, sizinçin böyle, yaşarken bize sorcan. Bizzat şoka girdim.

17 Eylül 2009 Perşembe

'Çok' kavramı öznel olmasaymış ne sürreal olurmuş

"Dünyada 450 milyon kişi İspanyolca konuşuyor, ya sen?.." yazılı bir billboard'du okuduğum. Aslında, şu kendini çok bilir zihinlerin deyişiyle çok derin düşüncelere dalmıştım kendimce. Çok derin düşünceler çok korkutur beni. Misal, bugün de okuduğum şey üzerine düşünmem gerektiğini hissedince çok derin sulardan sığ sulara yüzdüm aniden, ve düşüncelerim reelleşmeye başladı. "Melisa Paraguay'da, bak iyi etmiş gitmekle baya varmış konuşan bu dili. Ben de Danca öğrenicem ama olsun, şimdi Taksim'e gidiyim, sonra Danimar-" işt burda kesildim, sığ sulara çıkmak hiç zor değildir, nasıl ki sizi dalga birden kıyıya atar ve kum-taş karşımı çarpar karnınıza, işte öyle olur aynı. Karnınızdaki acı desen değildir, bir şey yok desen de sapına kadar ordadır. Anca konumunu fark edersin, ahan da sahil ahan da kum. Al sana metrobüs al sana billboard, havayı billboard. Behey belehat, uyanırsın.

Kendini toplumdan sıdkıyla birlikte sıyırmış ben, farkındalıklarıma eklentiler yaptım bugün.
Yazının önünde oturan türbanlı ve çocuklu bir bayan vardı, çocuk uyuyordu bulutlardan yüce. Yanlarında yeşil gözlü bir bayan. Bayanın burnu eğri, bayanın göbeği üç katlı pasta, gene aynı bayan küçük burjuva listesine dahil değil kesinlikle. Ama çok tatlı gülümsüyorsunuz sayın bayan. İşte o anda fark ettim, sonra zaman yavaşladı. "Her şey bir am için, yaşıyoruz niçin?" dedim şarkıdaki gibi, kesinlikle böyleydi. Bu muydu yani, eğer buyduysa sığ sularımdan çıkmayacağım, hayır bu kadar kısıtlı bir perdeden görüyor olamayız gerçekten, buna tahammül ben bile edemezdim. Fiziksel özelliklerle insan değerlendiren çok entelektüel, çok kültürlü ve muhteşem çıtır kelimeli insanlardan işte o an'lar yavaşlamadan önce tiksindim. Bir ben var benden içeri, ne olursan ol gel dedim. Tasavvura vardım. Ar damarını çatlatmadan evvelki bu yahşi kavramıydı bizi insan kılan, güzelliğin kadar insandın, en güzel giysiniz cildiniz mantalitesiyle; ye kürküm ye! dedim.

Dış görünüşleri ne şekilde olursa olsun, insanlarda güzel bir şeyler görebilmek çabasına katlanamadığım içindi bu domuzsu yabanıllık, ama buna hiç gerek kalmamıştı bugün. Bakınca görmekmiş maharet meğerse.

04 Eylül 2009 Cuma

Çin'den gelen sevgilim gitti Çin'e

Blogumu açınca kendimi Fujiya and Miyagi dinliyormuş gibi hissediyorum. Sanki biri doğal efekt olarak Knickerbocker koyuyo arkaya, bu kadar olur. Hele az evvel blogu açınca bunu daha da mor fark eddim. Sonra dinlediğim şeyi değiştirdim. Baktım ki hep Knickerbocker çalıyormuş.

Bloguma yazı koyunca kendimi kötü hissediyorum çünkü şablonumu hiç sevmiyorum ve bence bura yazı yazmak için değil. -tek nefesde- Bilmiyorum. Böyle bir tuhaf bilmiyorum ki. Biz D Blogda oturuyoruz. Gece çöp atmaya çıkınca çok korkuyorum. Çünkü bura doğal yeşillik bir alan. Sanki yılanlar ve çok ölümcül zehirli böcekler, örümcekler çıkacak gibi. O yeşil dikdörtgenlerpiramidini açınca hele bakamıyorum. İçi karanlık ve sanki tüm çocukluk kâbuslarım içinden burnuma hücum edecek gibi oluyor. Neden burnuma olduğunu ise yaşım 16'dan 17'ye gelince anladım; çöp kötü kokuyor.

Sonra ben kendimi annemleyken hiç güvende hissedmiyorum. Anneme de "alleyea" derim. Çok küçük bir çocukkenden bu yana alleyea diyorum. Çünkü kendimi bildim bileli burnum tıkalı olur ve l'leri söylemek çok daha kolaydır. Ve anneme hiç tek anne diyemem. "Anne ya" ile başlamayan tek anne diyişim olduysa annemi bir daha görmek nasib olmasın Allaama kitabıma.
Bu D Blogda bir çocuk var, hep alaaağma kitabma, şerefsizim amin gibi şeyler söylüyor ve kardeşimin de o bozulmaya ben diyim yüz sen de elli tutmuş dilini bozuyor. Kardeşimi yanıma almayı düşünüyorum buraya geldiğimden beri. Ben mapusa düştüğümden beri zaten sürekli düşünüyorum. Burda yapacak çok çeşitli şeyler yok çünki. Burda insanlar sürekli bir şeyler yapıyorlar. Kalplerinden akana bakıyorlar, domates sosu yapıyorlar, sonra dökülenleri siliyorlar temizliyorlar, ayaklarını kaldır diyorlar. Burda bazan düşünmek için de izin veriyorlar ve işte ben öyle zamanlarda Attila İlhan sempatizanı olmaya karar veriyorum. Bazan düşünmek için izin verdiklerinde senle aynı koğuşta durmuyorlar. Hele bu oluyorsa ben hemen kağıt-kalem alıyorum. Her seferinde başka bir kelimeyle sana mektub yazmaya başlıyorum. Geo'larımın arası mektub bahçesi. Mapusta mektub almanın beni buradan uzaklaştıracağı çok etkili bir kuram görünüyor. Ama sonra hemen vazgeçiyorum. Yazım okunmuyor. Bir keresinde Yeağmur isimli ermiş Mimar demişti ki; "Bu ömrümde gördüğüm en kötü el yazısı." İşte o günden beri yazı yazmaktan utanıyorum. Senin beğenmemenden daha da çok utanıyorum. Ama bu sabah utancımı kırıp mektup yazdım. Bunu başardım. Bilmiyorum sana ulaşabilir mi, burası D blog. Çünkü seni en son gördüğümde Tuğdem sokakta oturuyordun ve bahçenizde çok böğürtlen vardı. Arka balkonunuzdan deniz az görünüyordu ve baban iki sokak aşağıdaki duraktan otobüse biniyordu. Hep bunları yazdım ben.

Fekat postahane memuru kel amca dedi ki, yavrum yok böyle bir adres. Hiç olmadı, filan. Ben de seni görünce vermeye karar verdim.

Burası D Blok ve şift tuşu çok zor basıyor.
Annemler mutfakta 30 kiloluk domates sos yapıyor.
Şimdi ben seni görünce vericem mektubu ve okumamış gibi yapacağına söz ver önce bana.

D bloglara yazı yazmasınlar, yazlar hiç bitmesin.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Bir aile sunarım size, parmaklarınızı yersiniz.

Babam genç ve bekâr iken, evden gitmiş bir keresinde; üç sene gelmemiş! Babannem de dedektif tutup bulmuş babamı, şaka gibi, aileye bak.

Babannem anlattı az evvel, inanamadım doğrusu bu işe. Bu olaydan anlaşılması gerekenler:

-Ben evden gitsem babam dedektif tutmaz.

-Babanne derim, ben evet.

-Ekmek almaya çıkıp üç sene dönmemek.

-Ekmek almak'tan dönmeyen 26 yaşındaki oğlu için dedektif tutan anne.

21 Ağustos 2009 Cuma

Elleriniz kırışmış lâkin, ben sizi seviyorum.

Geçen hafta babanem "Altın saatimi kaybettim Almıla, ne yapacağım, dedenden yadigârdı o" diye ağlanıyordu. Dedemin ellediği, gördüğü, bildiği her şey tozu bile alınmadan durmaktadır evlerimizde. Hatta evlere sığmıyor o kadar eşya. Üç tane eve dağıtılmış durumda, eskise kırılsa bile atılmıyor. Dedemi sevmezmiş aslında hiç. Neden böyle yaptığını bilmiyoruz.

Saatini kaybedince de hüzünlendi. Ah babanem kıyamam sana ben, gel aramana yardım edeyim dedim ve öğlen 2-5 arası saatini aradık.

Az değil, 3 saat. Bunalmıştım. Saat dışında koltuğun altına konulan yastıklarda benim beş yaşında oynadığım oyuncaklarımı buldum. Babanem ne zaman koyduğunu, hatta koyduğunu hatırlamıyor. Yastığın kılıfının arasına saklamak, çok içerledim. Anılarını bırakmak istemeyen yaşlı bir kadın vardı, beş yaşındaki torununun bilyelerini, minik atlarını bir yastık içinde koltuk altına gömmüştü. Kaybettim dediği alyansını da makarna yaparken tuz kavanozundan çıkarttım.

Üç saat aramanın sonunda karşılıklı koltuklara oturduk ve 'ne yapalım yok işte' dercesine birbirimize baktık. Babanem üzgün, başını önüne eğdi ve bilmiyorum düşündü mü uyudu mu. Fakat ben derin düşüncelere dalmıştım o kesin. Birden "Ay saat de beş olmuş, yesek mi akşam yemeğini?" diye sordu bana. Uzun kollu tül gömleğinin kolunu sıyırmış, saatine bakıyordu. "İnanmıyorum babanne, kolundaymış saatin ya!" dedim. Beni evden çıkartmamak için böyle iğrenç bir oyun yapmış olması karşısında şoktaydım, hayret bir şey yahu diyordum içimden. Oysa babanem hiç oralı değildi.

"Ne sandın ya, nerde olacakti saatim?" dedi.

Haklısın babannem diyip öptüm yanaklarından. Düşüncelerimi sabitlememem gerektiğini 73 yaşındaki, bitik bir insandan öğreniyordum, yıkıldım. Çünkü o, oyun yapmıyordu.

20 Ağustos 2009 Perşembe

Senin uykunla uyunmuyor

"Bu kadar mı?" dedi, her türlü bokluğa inanan ama buna inanmak istemeyen sesiyle.

'Bu kadar mı sikkodur yani, beni bununla mı kandıracaksın? Sen adi bir yalancısın kızım, sktir git ve bir daha beni hatırlama, senin şans diye bana yutturmaya çalıştığını; alır sana yediririm.' diyordu içinden büyük ihtimalle, ses tonuydu bir yerde ele veren onu, inişler fazla, dokunuşlar azdı.

Ona cevap diye vereceğim pek çok şey manasız değil miydi zaten, olanları da ben yuttum. Ondan biraz daha fazla sonra aklıma şu anım geldi, bu kadar mı dedirtecek cinsten, o kadar işte diye yanıtlanabilen.

*-*-*-*-*

Eğitim sistemimiz gün geçtikçe pek teknolojik adımlarla, daha kaygan basıyor yere. Mesela artık yazılı notlarımızı okur musunuz öğretmenim diyen öğrenciye, öğretmenin cevabı; "Bir zahmet internete bakınız, ekledim." oluyor. 25 kişilik sınıfımızda 23 kişinin evinde interneti var, 2 kişi de yatılı okumakta, ve yatakhanede internet mevcut. Eşittir; o hoca ölse teneffüsünden ya da dersinden sana on dakika ayırmaz yazılı sonuçlarını okumak için. Fekat biz öğrenciler öğretmenler kadar kolay alışamadık bu uçan hızda not öğrenme sistemi'ne. Her derste muhakkak sorduk 'Hocam notlar?'. Hele ki ben.. Bir matematik dersi sonunda, herkes internete bakıp notlarını öğrenmişti. Bense, okulda hiç uyanık olmadığım için, hocanın bu akşam bakın notlarınıza dediğini duymamıştım. Açıkçası merak da etmiyordum zira bu sene aldığım en yüksek matematik notum 38 oldu. Nedir ki kıçımı kaldırıp bilgisayar odasına gitmekten de alı koyamadım kendimi. Önce notuma baktım, gene sıfırdı, yadırgamamaya bile fırsat bulamadan beklediğim maillerden birinin geldiğini gördüm. Önce onu okudum, sonra cevap yazmam gerektiğinde karar kıldım, derken teneffüsün bitmiş olabileceği aklıma geldi ve bilgisayar odamızın çelik kapısına yöneldim. Ne yazıktır ki kapı açılmıyordu. Zorladım filan, vurdum bayağı, tekmeledim, "içerde kaldım löö, açın kapıyı!" diye bağırındım, sonuç; sıfır. Hayır benim gibi iri bir cüsseyi göremeyecek kadar kör insanlarla aynı okulu, vazgeçtim aynı sınıfı paylaşıyordum. Çünkü sınıf arkadaşlarımdan biri kapıyı açmıştı, işi bitince de kapıyı kilitleyip anahtarları öğretmene teslim edecekti. Bilgisayar odamızın ses sistemi de en az eğitim sistemimiz kadar teknolojiktir, yalıtımı var, ses geçirmez. Bir ders kaldım o iğrenç odada. Sinirlerim bozulmuştu fena halde, telefonum yanımda yoktu, özellikle kapıya doğru üfürüyordum küfürlerimi. Şimdi camı da mı yok o odanın, aç bağır diyebilirsiniz. Ama öyle bir okulda okuyorum ki, ölüyorum su getir desen, bir kap su getirenin olmaz burda. Onu geçtim, sadece son sınıflardan bir grup basket oynuyordu bahçede. Te ebesi nina mında hem de. Okulumun bahçesi yaşıyor olduğum mahalleden daha büyük benim. O çocuklara seslensem de duymayacakları âşikar. Mayısa kadar da soğuk olur, deniz kenarı malum. Çıkmıyordu kimse bahçeye yareppim. Birden durmuş beynim harekete geçti. Bilgisayar odasındaydım, sınıfta değil, internet vardı elimin altında, iğrenç matematik dersi geride kalmıştı, sınırsız sörf zamanıydı! Bu düşünceyle bile bi 10 saniye çılgın attım ben. Maillerime cevap yazdım, bloga bir şeyler ekledim, emesende yazıştım. Derken yazıştığım bir arkadaşım ne kadardır ordasın dedi. Birden sittir edilmişliğim aklıma geldi. Ders saatinde kimsenin gelmemesi normaldi belki ama öğle tenefüsünde de uğranmayışlık.. Lan dedim göte geldim. Tekrar cama çıktım, kapıyı vurdum. Kimseler yoktu. Acıktığımı fark ettim, çişim de gelmişti. Acıkmam normal, öğle saati de, çişimin gelişi tamamen psikolojik bir olay. Msn'deki arkadaşımda da boku yedin ifadesi hakimdi. Öğleden sonra sınav olacaktık zaten, şansa tükürmek az bile gelirdi. Hem bir de azar vardı, nasıl kalırsın burda diye. Tü kaka dedim. Arkadaşım da dedi ki, ver numarasını okulun arıyım ben, diyim öğrenciniz bilgisayar odasında kalmış. Olmaz dedim. olur mu. Hala inanamıyordum zaten iki saattir kimsenin bu lanet odaya gelmemesine. Tenefüs yavaş yavaş bitiyordu, beni iyice bir telaş aldı. Öğleden sonra da mı ders yoktu burda, ovmaygad? Arkadaşım aynı teklifte iki kez daha bulundu, bu sefer tamam ara dedim ama okulun numarası da kıçımdaki don numarası değildi ki. Azimli dostum önce 11811'i arayıp okulumun numarasını buldu. Odtü'den, Atatürk Anadolu Lisesi'ndeki arkadaşını, pis bir bilgisayar odasından kurtaracaktı, sana saygım sonsuzdur Aykut, biliyorsun. Sonra da okulu aradı evet. Başladık beklemeye. Hala gelip açan yoktu kapıyı. Zil çaldı, tiktakbirki. Arkadaşım dayanamayıp tekrar aradı okulu ve biraz da kızmış anladığım kadarıyla. Siz kardeşimi nasıl o odada bırakırsınız diye. Derken müdür yardımcımız gelip açtı kapıyı. Sen nasıl kaldın ya burda, zart zurt, arayan kimdi -ağbim.-... Sınıfa gittiğimde herkes geçen ders nerde olduğumu, matematik örtmeninin meraklar içinde kaldığını söylüyordu. Demeden edemeyeceğim, okuldakiler beni biraz kaçık buluyor. Orda burda uyuyan, kendi kendine konuşan filan. Korkmuşlar baya beni göremeyince. Ama bu olay daha da büyüdü. Dersin ortasında ikinci müdür yardımcımız çağırdı yanına. Anlattım olayı, sonra git Müdür de bekliyor seni dedi. Hayret bir olay arkadaşım, Müdür utanmadan azarladı beni, elbette altta kalmadım, tek bir aşağılayıcı laf deseydi de yarına babamı okula gönderirdim. Etliye sütlüye asla bulaşmam, ama bana bulaşırsanız da başınız ağrır canım ciğerim.

Az kalsın demeden gidiyordum. Bahçede lise birlerden iki kızı gördüm. Onlara dedim gidin bilgisayar örtmenini bulun diye. Tüm tenefüs öğretmeni aramışlar yazık. Lise birler severdi beni. Hepsi toplanıp açmış odayı, bakmışlar yokum. Psişik şeylerden korktuk Almıla dediler bana sonra, 'allah iyiliğinizi versin, delirdiniz iyice' dedim.

Yapıştığa cama yeşil salgı bırakan ölü sinek gibiydim.

Götünle kafanı karıştırma

'Kendimizi objektivizmin serin sularına bırakıyoruz.'


Bilirsiniz beni, pek okuyan, izleyen, kültürlü biri değilimdir. En son Harry Potter'ı okumaya çalışmıştım, 20. sayfada da bırakmıştım, kolay değil, yaş 11.

11 yaşımdan beri de olanca tüm film çabalarım; geçen ay "Sen aynı Metres'teki metres karı gibisin" diyen arkadaşın merakımı çelmesiyle Metres'i, çok değil üç günde izlemem, ha bir de dün dvd'nin kablolarını takmam oldu.

Arada kültürel etkinlikler de yapıyorum. Mesela orta sondayken Koç Müzesi'ne gitmiştik. Bir de geçen sene meme kanserini anlatmak için doktorlar gelmişti okula. Bak aslında çok da boş biri değilim. Var bi ışık.

Buna rağmen kendimi ve haddimi biliyorum. Bir de şöyle insanlar var ki, her yazarı bilir, her haltı okur, eski kelime eklerler cümlelerine. anladın sen. Fakat en sevdiği yazar Elif Şafak olur, hatta o kişiler bu yazıyı okusa Şafak'ın yüceliğini anlatıp beni boka batırmak için delolurlar. Bir türlü atlatamadıkları kendilerini gösterme, kendinden aşşağı ezme çabaları vardır. Kendine güvenen biri başkasını ezmek istemez ama işte. Benim bildiğim, okuduğum nallamaz bile hatta onu, buna hitaben beni aşağılama ihtiyacı duyuyorsan ben senin o harika gelişiminden şüphe duyarım. Edebi olsun diye kasmak, küçük Ursulalar olmak, hatta aynı kefeye Ursulayla Şafak'ı koymaktır tüm başarın.

Kendimi babanemin beyaz odalarına kapatacağım. Lütfen beni herkesle eşit görüp, kıyaslayıp, biçmeyin, geriliyorum.

Kırmızı ağaç dikti toprak olmayan yere

Kardeşim:

"Beni pisikyatıra götürün lütfen, lütfen diyorum anneğ. Artık herkesin birbiriyle seviştiğini görüyorum, engelliyemiyorum, sevişiyor herkes!"

Yaşı sekiz.

09 Ağustos 2009 Pazar

Ben ki ne yapmıyordum, o sizin de yapmadığınızdı

Herkes benden şikayetçi son günlerde. Farklı alan ve şekillerde herkese zararım. Bilmiyorlar ki keskin sirke küpüne zarar. Aman bırakın şunları, neyse. Bırakalım da, onlar hala bırakmıyorlar. Kızdık diyorlar, benden az yahut çok intikam almak istiyorlar. İntikam iddialı bir kelime oldu. Ama gerçeği de direkt yansıttı. Ha kimsenin bana bir şey yapabileceğine inanmıyorum o ayrı. Neden mi, nallamıyorum. "Yazıyorsan belli ki takmışsın" zihniyetindeyseniz, lütfen terk ediniz bir an önce burayı. Ha yok aklında kalacağına dursun bir kenarda, yıllar sonra okursun, oy hanımcım kızım derseniz, yarın boşum, kahve ısmarlamak isterim size.

Adi, şırfıntı, saygısız. Buyrun diyin, daha kötülerini dediniz az evvel, hiç kızmıyorum, aman diyim, daha da diyiniz. İçinizde değil elinizde patlasındır çünkü. Çünkü, siz sevilmiyorsunuz ve kızgınlığınız bana değil kendinize. Her şey ben'de. Büyüyünce anlayacağınızı düşünüyorum. Hem güvenmiyorsunuz da ya bana. Aslında siz kendinize güvenmiyorsunuz. Klişe değil, acı gerçek.

Hiçbir şey yokken, birden, istemezdim belki ama. Koltuğun üstünde iki gündür duran bir hırka için siz de bunu yapmayacaktınız. Biraz düşünün, kendinizi yani. Kızmayın hemen, ben de mutlu değilim hem zaten, hem zaten ben var ya, neyse işte, biraz olsun denmeden anla.

Şimdi gelip özür dileyeceğim, sarılıp öpeceğim, affetmeyeceksin ama umrumda da değil pek zira.

Yarın Meltem gelecek. O yokken olanları anlatacağım. Araba kullanmayı öğrenmiş zirtapoz karı, babadan araba aşıracağız, pembe oje süreceğiz sonra. B. geçen hey filan dedi, bakmadım. Dün de bana bakan çucuğun A. olduğunu fark ettim. Ohalardayım. Bisiklet sürüp bira içmek hayat felsefem oldu. Götüm selemi özledi şimdiden, yüksek müsadenizle biralarımı alıp kıçımı seleme vuracağım. Umrumda olmadığınızı bilin, iki gündür bekleyen hırkamı da, üşüdüğümden mütevellit, size görünmeden eve çıkıp, koltuğun üstünden alacağım.

07 Ağustos 2009 Cuma

Bir SA Üretimi Olarak Almıla

Bugün ilahi bir mp3 almak için İstanbul'a geldim. Daha saat üç olmamıştı ki Taksim'de, Özde'nin yanındaydım. Belli başlı birkaç işimi hallettikten sonra (kontör, su, yeni piercing almak vs.) direkt Teknosa'da bulduk kendimizi, unutmadan belirteyim ki yalnız olduğumu düşünüp kızdığım İsa duyar duymaz birkaç arkadaş gönderip özür diledi, e olsun o kadar da libidomuz.

Creavite istiyordum, ama sadece 2 gb'lık vardı, üzüldüm, yıkıldım orda, ama belli etmeyip sutyenimi düzelttim ve diğer modellere bakmaya başladım. Baktım istediğim bir şey yok, kendi kendimin gazına gelip ipod almaya karar verdim. Özde zor durdurdu, sakinleştirdi, beni bana hatırlattı. "Kızım sen daha anahtarların çantada eve gidemiyorsun, yarı yolda kayboluyorlar, yazık değil mi, bırak ipoda vericeğine bana ver de bir bka yarasın para." dedi. Neyse orta halli 4 gb'lık bir sony aldım ama hiç memnun değilim hala, gidip geri versem de ipod mu alsam diye içim içimi kemiriyor. Bakın saat dört buçuk ve uyku neyin hak getire bende.

Philips nefretlik bir marka, her şeyi bırak "p" ve "h" nin yan yan olduğu bir ismi var.

Sony de sevmem, televizyonumuz Sony'ydi bizim ben küçükken. Sonra o hayvan büyüklüğündeki edavatı düşürüp kırmıştım ben, nerde sony görsem içim bir cızlıyor önce, gereksiz.

Minton, Piranha filan da, geç bu işleri derim. Zaten başka marka bir şey yoktu.

Bir de orda çalışan biriyle kapıştım. Haklı değildim belki pek ama sinirliydim ve damarıma bastı. En başa dönelim.

Geçen hafta dijital olan fotoğraf makinem bozuldu. Üzüldüm desem yalan olur hani, pek fotoğrafla ilgilenmiyorum çünkü. Uyumaktan eğer fırsatım kalsa, bir sürü şeyle ilgilenme planım var ama olmuyor işte olmuyor. Bunu gören babanem de ay beni çekemeyecek misin, ölüp gidicem bir anımız yok dedi. (Hayır bu makine bozulmadan önce hiç çekindik mi ki de bu telaş ne, boş.) Ben de şakasına dedim ki, al bir d80'de çekeyim. "O ne?" dedi tabii, ne bilsin. "Ay makine işte, kaliteli bir şey ondan dedim." dedim. Cümleye bak, "kaliteli bir şey". Neyse babanem aa dedi alalım ama şuan olmaz, ay sonunu bekle dedi. Benim gibi uykudan başka bir haltla ilgilenmeyen zatım sevinemedi. Kolay kazanım oldu bu çünkü. Ehliyet almadan Ferrari almak gibi. Ama bulunsun yani, bende de olsun, içimizdeki alma hırsı, fazlası olsun dürtüsü bitmeyen kapitalist.

Bugün de Teknosa'da bakıyorduk, aramızda konuşuyorduk. Satış görevlilerinden biri "Bu ürün sadece Teknosa'da var biliyorsunuz di mi?" diye sordu, evet biliyorduk. "Ay sonuna kadar kalmaz, yarına gider bu." Bu gitsin, ben öteki gelcek olanı alırım, di mi anne. Bok. Müşteriyi kıstırma dürtüsüydü, hiç sevmem. "Olsun, alırız bir şekilde." diyip başımdan savmaya çalıştım, ama beni gaza getirmeye kararlıydı. Mümkün değil alamazsınız, daha üretilmiyor ya da gelmeyecek mi dedi anlamadım çünkü kan hücrelerim başıma doğru toplanmaya başlamıştı. "Yarına gider bu, alamazsın." Tutmasalar dalıcam adama, manyak mıyım neyim ya. "Ne demek alamam ya ne demek, Amerika'dan alırım, giderim çok büyük meblağlar verip bin kat iyisini alırım, bulurum da." Israr ediyordu, müşteri daima haklıdır prensibini işe girilen ilk günde öğretirler oysa. "I-ıh, cık, bulamazsın, garantisi olmaz hem" Özde; neyse Mula, ikinci el alırsın hadi gidelim dedi (Ne 2. eli arkaağşım ya), adamsa hala kaşını kaldırıyordu bana. "Parasıyla değil mi ya, Allah Allah ya, gayet de bulurum, ne demek alamazsın, ne iğrenç bir kıstırma biçimi bu.." Özde ben bağırınmaya başlayınca çıkışa doğru götürdü beni. İçimdeki pis burjuvayla ilk kez karşılaşıyordu, şaşkındı. Hazar da ben maça bakıyorum diye ayrılmıştı yanımızdan o sırada. 'Lan iki dakka gittim anında başladın şirretliğe Mula, alemsin ya" diyip güldü. Bense adamı hala pataklamak istiyorum. Alırım ki istersem.

Ha bir de parama baktım, ipod alıcak kadar çıkmadı, bugün abartmışız biz biraz harcama konusunda sanırım. Neyse bu mp3 beni bi' sene idare eder, seneye bakarız artık. Bir ipodumuz eksikti zaten, heh.

Ayrıca istersem de alırım o d80'i, valla.

Saçma bir yazı, fekat kendimi rahatlamış hissediyorum. Saat de beşi geçiyor, iyisi mi karakter analizime yarın devam edeyim.


İyi sabahlar.

04 Ağustos 2009 Salı

To all of the places that I have known



Şok şuhum.

Tatilin mına koduktan sonra şimdi de bi Muğla, Antalya filan yapmaya karar verdim. Görseniz tanınamam, esmerlikten siyahi sanılabilir bi haldeyim.
Her gece kılab, bar. mekanlar akıyor valla.
Geçen de alkol komasından üç gün hastanede kaldım.
Dilimden sonra kaşımı, çenemi yüzümdeki bilumum delinebilir her yeri deldirdim.
İki gün önce de evi keraaneye çevirdiğimi anlayan babam arkadaşlarla bastı bizi.

Filan denilebilir tabii. Ama biliyorsunuz, hızlı hayatı kalbim kaldırmıyor. Bazan kendimi hakkaten 65 yaşında sanıyorum. Ağbi ruhum ölmüş, içim geçmiş benim. Şuraya yazabileceğim en çılgın şey de dün James dinleyip, cips yemem olur. Fazlası yok yani.

Geçen ay baya atraksyonlu oldu benim için zaten gerçi. Şimdi sınavlar filan var, ders yapıyorum her gün, yersen.

Ama yok yok, sıcaklar azcık daha dinsin tatile gidicem, var aklımda. Çok sıcaktır ama şimdi ya, ağlayasım geliyor düşündükçe bile. Şöyle bi eylül gelsin, ohh. Seneye de Danimarka, İsveç nereye olursa gidiyim zaten soğuk mekanlardan. Sıcaktan bir insan bu kadar mı hoşlanmaz, demek soğuğu sevmem de değil. İngiltere'ye mi gitsem ki o zaman. Peh.

Başka haberler.

Çok pis okey oynarım. Hile de yapmam. Geçen gece haricimdeki üç kişi bir kere açtı. 4 saat okey oynadık, hepsinde de ben yea. Of yea. Kendimi kumara vericiğim.

O da değil de, kumar ve alkol sevgisi de gen yoluyla filan geçiyor olabilir mi.
Bizim ailede herkes alkolden ölmüş, her şeyi de kumardan kaybettik. Zor o zaman.

Bir de babam adımı Angie koymayı düşünmüş ya, dün dinlerken geldi aklıma. Ciddi ciddi tapar o şarkıya. Artık hangi kızan yaktıysa, bilemicem. Sonra bahtı benzer belki, adı benzemesin demiş; Almıla koymuş.

O değil de. O değil bu değil. Kes sus ben bıktım bu içimdeki çok konuşandan. Harbi.

"Now that my body's grown the lonely heart poetry
Droning in hearts becomes songs that all objects
Sing to each other like friends telling stories

It's all the same story
And Ed is a portal"


baya baya eğleniyorum burda. çılgınlar gibi. herkes bakıyor ama, söylemesi çok zevkli.

30 Temmuz 2009 Perşembe

My heart is beating like a jungle drum.

On dört yaşına kadar annesinin eteğinden ayrılmamış, bir kerecik sözünden çıkmamış zat-ı alim için annesi, "Ben bu yobazla sokağa çıkmaya korkardım ayol, kazulet bildiğin." diyor. Evet zeki değildim ama hakkımı yiyor diye düşünüyorum. Hayır beni sokağa çıkarmaya korkacak kadar da değildi salaklıklarım. Alt tarafı aynı cama üç kere kafa göz girmiştim bir alışveriş merkezinde, kesinlikle benle alakalı değildi, cam çok temizdi, görülmüyordu.

Annem gene ortalıkta yoktu, kim bilir hangi kabinde neler neler denemekteydi. Elimde kardeşimin matarası, annemin paltosu ve alınan öteberilerle götlerinde geziyordum. Birden kabinlere böyle dolanarak gitmek yerine şu elbiselerin arasından gidebilirim diye düşündüm. Aklımı seviyim hıh dedim. Biranöncevarmakiçin koşmaya başladım, koştum, koştum, koştum ve elimde olan onca şeyle görünmeyen bir cisme bodoslama girizledim. Etraftaki müşteri temsilcileri, müdürler, herbir şeyler başıma geldi iyi misin küçük hanım diyü. Tek cevap vermeden annemin yanına gidip elimden geldiğince homurdandım. "Of nefret ediyorum burdan, bıktım, of, iki saatte giyinemiyorsun, mal karı seni, böhüü.."Annem en sonunda dayanamayıp ara babanı gelsin alsın seni dedi ve kardeşimle yemek yemeye gitti. Cama girdikten sonra bir de göt gibi kalmıştım elimde poşetleriyle.

Beş gün kadar sonra annemle gene alışverişe çıktık. Bir ayakkabı beğendi ama 'aradığı ayakkabının burda numarası bitmişmiş, ancak X'teki şubelerinde mevcutmuş'tu. X şubeye gittik hemen haliyle. Evet gene aynı alışveriş merkezi. Annem ayakkabısını aldıktan sonra yüzüklerin efendisindeki çekim gibi aynı mağazaya doğru şahlandı. Arkasından poşetlerle takıla bayıla ilerliyordum. Annem mağazaya girdi, hoşgeldinlendi, hemen herkes emrinde iken ben kabinlere nasıl kısa yoldan ulaşırım, acaba annem orda mıdır derdinde, dönmeden gidebileceğim, kısa bir yol gördüm. İki elbise rayının arasından koşa koşa ilerleyip beş gün önce olduğu gibi ama biraz daha az bir bodoslama ile camekana girizledim. Annem cama gene aynı şekilde girdiğimi görmüş, sanki kızı değil de başka biriymişim gibi, kardeşimin elinden tutup mağazadan çıkmıştı. Bense bu sefer ayağımı burktuğum için yerimden kalkamıyordum. Kimsenin yanıma geldiği yoktu. Annemi aradım, anne ayağımı burkutum sanırım kalkamıyorum dedim. Ne dedi ki sizce "Ara babanı gelsin alsın."

Bu olaydan bir sene sonra gene aynı mağazada, bu sefer biraz daha büyümüş olarak annem bana gömlek alacaktı. Kabinlere daha kolay gidebilmek adına, gene aynı cama çat girmiştim. Bu da annemle son sokağa çıkışım oldu.

08 Temmuz 2009 Çarşamba

Şu Sıcak Havalarda Çay Ne İyi Gidiyor Değil mi Ahmet Abi.


Biliyorsunuz, ben çay sevmiyorum. Ama insanlar ısrarla çay içirme derdinde. Çayiçmeksünnetirdinimizcesevaptır.

Gölge 40 derece, götümüzden dahi ter akıyor. Biri bizi 10 saniye için Antartika'ya gönderse de gelsek, ya da; yer yarılsa da soğuk su çıksa gibi ütopyalara kapılmışız. Bir nevi serap görüyoruz. Derken ayak üstü bir tanıdığın dükkanına giriyoruz, babam selam veriyor, adam elini uzatıyor. Babam bakıyor, bu elin sonu sırta vurup sarılma. "Şey biz zaten girmeyecektik, bir kapıdan selam vereydim" diyor. Adam yanına kadar gidiyor, babamın sırtına vuruyor. Hadi hadi geç otur şöyle diyor. Bana kaş göz yapıyor bu da nesi cinsinden. Hayır sevgilim değil, yok Ahmet Abi kızım bu. Vallahi kızıyımdır, koc-caman oldum tabii siz görmeyeli, el kadardım o zamanlar, hıhım. Ne içersiniz diyor. İçmek, evet. Kocca bir bardak su hayal ediyorum. O kadar büyük ki içerken içine de girebilirim, bardak değil havuz görüyorum. Ama karşımdaki adam yavru ağzı gömleğinin üstüne bir de solmuş hardal rengine benzeyen renkteki yeleğini giymiş. Bu adamın mutfağında bırak havuzu su yoktur. "Çay içer misiniz çay, şimdi demledik" son yudumunu da hüpürdetiyor. Alnımdan aşağı bir şeyler süzülüyor benimse, çay mı? Babamsa zamanında evimizin elektrikle alakalı bir sorunu için tornavida istediği mahalle abicimin dükkanında olduğunu unuyor. "Of hakkaten çok sıcak, bir aysti ne de iyi olur." diyor. Ahmetim, abim anlamıyor; çay için çay diyor, getir oğlum bize iki tavşan kanı, ooh, mis gibi, hararetimiz kesilsin şunun şurasında. Çayların geldiğini görüyoruz, bardaklardan duman çıkıyor. "Hoop, Ahmet Abi" diyor ve dükkandan koşarak çıkıyor babam. Çırak ve babamın Ahmet Abisiyle yapış yapış o dükkanda yalnız kalıyorum. Dükkandan kafamı çıkarıp babama bakıyorum. Sokağın başında bana eliyle 'gel gel' yapıyor. Hani şu dört parmağı fingirdetme hareketi. Çaylara bakıyorum, hala duman çıkıyor, dükkan basık, karanlık, sıcak. Ahmet abi göbekli. "Ups, Baba!" diyorum, babam kadar hızlı olmasa da sokağın başına doğru koşmaya başlıyorum. Ahmet Abi ve Çırak şaşkınlar, "Noluyor bunlara?" diyorlar ama çayları bittiği için ikinci bardağı doldurup bizi unutuyorlar.

06 Temmuz 2009 Pazartesi

Yaz bazan çekilmez oluyor.


Hiçbir şey yapmamak için bile fazla sıcak günler yaşıyor İstanbul. Artık sokağa çıkarken üç, sigara içilebilen bir kafeye giderken sekiz, öyle bir kafeye gitmek adına sokağa çıkmak içinse direkt düşünmemeyi seçiyorum.

İstanbul keşke sadece sıcak olsa. Dinsiz imansız da bir trafiğe sahip. Taksim'den Florya'ya 2 saatte gelebilmiş olmama şapka çıkarıyorum. Hatta inanıyorum ki 1.5 saatte gelebilmeyi başardığım gün şapkadan tavşan da çıkacak.

Küresel ısınmadan mıdır, nedendir bilemiyorum, şehrimizi ayrıca sivrisinekler de basmış bulunmakta. Kabul ediyorum ki odamda ufak çaplı bir bataklık bulunduruyorum. Ama batalıkla da ilgilenmiyor benim sivrisineklerim yahut sineklerim. Modern ortam romantikleri, yalapşap zamanların entelleri onlar. Kürt çalıyor, çingene oynuyor bu yaz günlerinde. Ben genelde odamdayım. Kafalarımız hafif meşrep, Nebil Can Oktay okur gibi yapıyoruz.

05 Temmuz 2009 Pazar

Herkes var, bir sen yoksun.


Olağan akış devam etmekte bugün de. Annemin "Kaaalk!" bağırtılarına, kardeşimin tampon görevini gördüğü bir uyanmanın ardından birbirine batan gözlerle yaptım kahvaltımı. Rutin bilgisayar başı mesaimi tamamlama işlemine atıldım gözlerim halen açılmazken. İlaçlarımı içtim, ne şaşırtıcı değil mi; sıkıldım. Annemler gitti akşam üstü, sıkıldım. Abim gitti, sıkıldım. Tek kalmıştım, sıkıldım.
Geçtim salona Nabakov okudum, boşkoy yapıyordum aslında, kendimdi ne de olsa, kandırdım.
Babamla buluştum akşam, sıkıldım. Abla olmam gerekti, sıkıldım. Yani ben hep aynı bendim, dondurma yedim. Karanlık bastırdı, pek âlâ, çok sıcaktı ah bu hava, sıkıldım.Eve dönerken ekmek almayı unuttum gene. Çorbama haddinden fazla tuz kattım. Her şey aynı döngüde, rutin hayat işte, neylersin, alıştım. Bir farkılılık yok, olmaz da. Biz hepimiz burda, en ince detaylarla, sıkkınım.

Cocoon- Tell Me

02 Temmuz 2009 Perşembe

Bir patlama biçimi olarak afyon'u değerlendiriyoruz.


Çay sevmiyorum sanırsam ben. Kahvaltıyı hazırladım ama çay demlemeyi akıl edemedim bu sabah. Bir eksiklik var diye düşünürken, çay'ın bir sürü eylemle çekimlenebileceğini fark edip, bir çay çekemedim çaydanlığa; suyla. Cümlelerde yaşasın varsın, atalaştıralım onu, ki çoktan yaptık ya.. İçmeyince başı tutmalar -başı çok ağrımalar-, harareti geçmemeler, kendine gelememeler, bir sürü eylemle çay'ı çekimlemeler. "Çay yapmak, çay koymak, çay demlemek, çay pişirmek.." Sahi, kim der çay pişirelim diye? Benim babanem der mesela. Zaten, aynı babanem çayı da demliyor, pilavı da, kendini de. Ama ben çayı demlemesinden yanayım genellikle. Ayıptır, insan bir yaştan sonra dikkat etmeli yani yediğine içtiğine. Sütü Sek olmalı sadece, diğer her şeyi süt renginde.

Oturuyoruz her öğlen, ben yıkanmışlığımı kollar görünen denizi izliyorum, o yün örüyor doğmamış çocuğuma. Gölge 35 derece olsa da balkon esiyor bizim, böyle biraz kekremsi, biraz şekerpare. Sıkıntısına ekleyecek şiirsellik aranıyor babanem, aradığını bulmak zor bizlerin dolaplarında, hava sıcak da olsa, soğuk da olsa. Zaten perçinlenemeyişimiz de, olmayanı aramaktan kaynaklanmakta.

Diyorum ya, toplumun afyonu da olsa, ben sanırım sevmiyorum çay'ı. Hele şu sıcak havalarda, terletiyor beni çokça. Ama eklenemiyor yünündeki yamalara. Elimdeki limonatayı yarılamadan ben, sesliyor bana ah canım babanem.

-Haydi iç de çay koyayım.

09 Haziran 2009 Salı

Biokadın


'Hayatın en büyük dramı insanların yok olması değil, sevmekten vazgeçmeleridir.' vari edilmiş bi' laf vardı, şimdi hatırlamadığım eli öpülesi bir kim söylemiştir büyük ihtimalle. Fakat iş bu ya, gene fikir ayrılığı yaşıyoruz kendileriyle. Değişikliklerle karşılaşınca değişen fikir, fikir değildir diyip kendi içimde de çıkmazda olduğumu size çaktırma niyetinde değilim aslında ama, aldatı'lı paradoksumu yediremiyorum hiçbir hâle.

Haftanın gündemi ben; deniz tragedya, mesellerimiz bitmeyenler, Troya'da âşık ölüp, Babil'e dönemeyenler. Nermi Uygur gibi sevmeyle erkekleşenler. Hayır yalan. En büyük dramdır ki insan kendinden ödün versin. Üzerine ne gelse tanımam. Çünkü kendimden biliyorsam çok köşeli olurum. Bizler değiliz de yuvarlak'ın köşeleri. Ya da sizler kendizi Uygur mu sanıyorsuz ki portakal içenler, her hâli kül ar olsa, penguenler düşerler.

Olulipodur elimizde horoz şekeri, balkayıp durmaktayız görünen gerçekleri.

02 Haziran 2009 Salı

Algılama Evreleri


Enis Batur'un Mastar'ını okuyormuşçasına, hep aynı dizilerle bakıyorum olaylara. Arkadaşım, ben şiir sevmeyen insanı anlayamıyorum. Şiir seviyorum diyip Edip sevmeyen insanı daha da anlamıyorum. Bir de üçüncü yeniciler var: "Ben şiir sevmiyorum, Edip'ten başka."

İnsanların edebiyata nasıl, ne gözle baktığını kavramak zor zanaat. Ama çoğu zaman amaç edinip, 'yapmak adına yapmak' işlevini gerçekleştirdikleri kanısındayım. Günümüzün yalapşap entelektüellerinden sonuna kadar iğrendiğimi demekten sakınmayacağım gibi, toplum tarafından tapınılan bu insanlarla fikir birliğine gitmediğim için dışlanmaktan da zerre çekinmiyorum.

"Gerçiği yaşıyorum ve yadsıyorum." demiş ya, ben ciddi olmamamdan mütevellit, kutsuyorum.

twitter / last.fm

resmi istibdat'tır.