24 Kasım 2009 Salı

çifte standartlı ebeveyn ürünleri

beni ilk psikoloğa götürüşünü iyice unutmadan'lık kisvesiyle ben ilkokuldayken yazmış annem bir deftere, geçen ay tesadüfen buldum.

"dur durak bilmeyen kurguları yüzünden ilk kez beş yaşındayken psikoloğa götürmüştüm. doktor ilk seyansta gözleri büyümüş bir şekilde çok yanlış yöntemlerle çocuk yetiştirdiğimizi söylemişti bana, bir anne ve karar mercii olarak eleştiriye gelir, değişmeye gelemezdim ve kızım için en iyisini muhakkak ki ben biliyordum. sinir bastı iki saat o odada, çıkar çıkmaz sigara yaktım..

-söyle bakalım almıla'cım, sever misin oyun oynamayı?
+sevmem çok ama oynuyoruz.
-ne oynuyorsunuz.
+(burda tamamen kendi kendine konuşur) abim geldi bizeeeaa, kötü adamları vurduk. (sonra soruyu yeni algılamış gibi) sizi de mi jumanji yolladı ölücez di mi.

-en çok hangi rengi seversin peki?
+aaaa baban sana izletmedi mi geçen gece film vardı böyle kirpiler vardı her yerde adamları yiyorlardı kırmızı kırmızı sular akıyordu her yerlerinden, kırmızıyı çok severim.

-arkadaşların var mı peki.
+şu aralar pek görüşemiyoruz. kızı şizofrenmiş diye doktora yatırdı Eyüp Amcayı. zaten bir tuhaftı böyle sütlü bisküvi yiyordu her yimekte.

gibi.

21 Kasım 2009 Cumartesi

her türlü çağırılmanın olağan şekli

ismi kayıp bir yazarın benle ilgili te yazın yazılmış bi yazısını buldum az evvel. yazarı kayıp, ismi kayıp ve blogumu okuma ihtimalinin çok düşük olduğu bir dünyada yaşadığımız için, yayınlamaktan çekinmeyeceğim. bunların ardı arkası gelecek zaten artık, çünkü ben okulagittimsınavoldum yazmaktan bile sıkıldım, başka gözlerden mula'ya da bu yazıyla başlayayım.

"
Mula’nın hikayesini az çok biliyorsunuzdur. Korsan kitaplara kadar düştüydü. Ve hemen her korsanı çıkan çok-satan kitap gibi bir bok çukuruydu onunla ilgili, o “biyografi” dedikleri paçavra. Goodman’dı yazarı. O adi herif ile tanışmak ve onun yüzüne karşı, “yazdığınız şey, tam mânâsıyla bir bok çukuru” demek için ofisine gittim Londra’ya kadar. “Nasıl bu kadar yüzeysel olabildin seni kahrolası,” dedim girdiğimde. Birtakım satış verilerini göstermek dışında yalnızca dinledi. Sonunda, “sen kim oluyorsun da, ‘Mula’nın acılarla dolu zira gözüpek yaşamı’ kitabımı eleştiriyorsun?” dedi. İlk anda cevap veremedim. ”Senin yüzünden tüm dünya O’nu yanlış tanıyor” demek isterdim, hemen vazgeçtim. “üvey kardeşiyim” çıkıverdi ağzımdan. “O’nun hayatını dikkatli incelemiş olsaydınız, beni de mutlaka fark ederdiniz.”

Mula’yla küçükkenden tanışıyoruz. Eskiden sıkı fıkı değildik. Ülkede tutunamayıp sürgüne gönderildiğimizde, ben Paris’e gittim okumaya, o Londra’ya. Beni de Londra’ya çağırmıştı, biraz parası varmış, geçinirmişiz. “İngilizcem hiçbir zaman seninki kadar iyi değildi” demiştim. Israr etmemişti.

Sonraki dönemler pek görüşemiyor, ara sıra mektuplaşıyorduk.

Nasıl anlatayım o eski, güzel zamanları. “Nasılsın,” derdim. “yalnızım,” derdi, “çok yalnızım. Arkadaşlarla içmekten geldim şimdi.” Bir keresinde şöyle demişti: “Yanımda, adaşın … vardı, beraberdik.” Üzülürdüm. “Mula,” demiştim. “Senin edimlerin,” ; “edim?” diye lafımı kesmişti. Anadilimizde değil de, Fransızca konuşuyorduk artık aramızda, o kelimeyi tam hatırlamıyordum. “Edimlerin iki çeşit,” demiştim nihayetinde. “Önce, bir şeylerin kendi kendine olmasını istiyorsun. Mesela derslerin… Bekliyorsun önce, kendiliğinden hallolsunlar diye, aynen, konuşmamın tam şu anda kendiliğinden bitmesini beklediğin gibi.” demiştim. Yüzündeki hiçbir ama hiçbir kas oynamadan beni dinliyordu. “ve sonra,” dedim. “o beklediğin şey gerçekleşmeyince üzülüyorsun.” Yüzündeki hareket etmeyen kaslar, hakikaten de oynamaya ve mutsuz ve üzgün ve kızgın bir duruma döndüler, konuşma hala bitmediği için. “sonra üzülüyorsun,” diye yineledim. Ve sonra “okulun,” diyebildim. Ve sonra, sustum.

“Anlamıyorsun,” demişti. “Dün, sosyalist bir gruplaydım. Devrimden, güzel günlerden konuştuk,” dedi. İkimizin de aklına anavatanımız geldi. “Ama,” dedi. O an, belki de ilk defa o an fark ettim. Çok hoş bir kızdı. Askılı bir blüz ve lacivert bir kot pantolon giyiyordu. “(…) eve döndüm, Ayn Rand okuyup kendime geldim. ‘…’! ” “efendim, ay dinliyorum evet.” dalmışım.

O gün eve gittiğimde günlüğüme; bana sendikaları ve sevdiği yazarları ve sosyalist hareketi anlatıyordu ve daldım ve güzel kız, diye düşündüm ve dişiliğini ön plana çıkartacak giysiler giyse sanıyorum çok canlar yakar (hayır! ‘can yakar’ edebi bir ifade değil, üzerini karaladım) dişiliğini (hmm. cümle ilerlemiyor, cümleyi olduğu gibi karaladım.) ve güzel kız, diye düşündüm ve sosyalist gruplar hikayesini dinledim ve ayn rand sevdiğini dinledim ve ayn rand okuduğunu oradakilere söyledi mi, merak ettim ve onu özlemişim. diye yazdım.

Çok sonraları, okul bittikten sonra, yıllar sonra, Paris’te avarece dolaşırken gördüm O’nu. Cafe’de bir arkadaşıyla oturuyordu. Yanına gittim. “Paris’e geliyorsun ve haber vermiyorsun” dedim sitemle. “Kısa süreliğine uğramıştım, hastaydım, istirahate geldim,” dedi. “İyi görünüyorsun aslında,” dedim, kızdı. Her hasta olan insan gibi, solgun göründüğünün söylenmesini isterdi. “Yine yalnızsın sanıyorum” dedim, göz ucuyla arkadaşını göstererek. “Ama anlamıyorum,” dedim. Yine kızdı. “Sen nasılsın,” diye sormasını isterdim. Onun yerine, “gitmem gerek,” dedi uzatmadan. “Görüşürüz” dedi. Güçlükle cevap verebildim. Giderken arkasından baktım. Henüz iki kitap yayımladığını biliyordum. İkisini de okumuş, ikisini de çok beğenmiştim. Bunları konuşuruz diyordum. Ama gidiyordu. “Görüşürüz, Mula” dedim içimden. Üzgündüm.

Eve gelince şu satırları yazdım günlüğüme: bugün geldi ve yanında arkadaşı vardı ve yalnızsın dedim ve evetledi ve tüm dünyanın seni anlamadığını düşünüyorsun, dedim Mula’ya, diye yazdım günlüğe ve yaş olarak, dedim kendi kendime, 3 yaş ve duygusal zeka olarak dedim kendi kendime, diye yazdım günlüğe, yine 3 yaş büyük gibi, dedim kendi kendime ve bizi yolda görseler dedim ve bizi takip etseler o iftiracı ve o alçak ve o ifrit gözleriyle dedim kendi kendime aramızda 6 yaş olduğunu hayatta anlamazlar, dedim kendi kendime ve O’nun hastalığı var ve istirahate ihtiyacı var ve benimle görüşmemek için iyi bir mazereti var, dedim kendi kendime, diye yazdım günlüğe.
"

15 Kasım 2009 Pazar

herkesin elmasında kendi diş izleri

iki aylıkken çıkmış benim dişlerim, bu nedenle çiğneme konusunda bir sorunum olmamış. ama annem gene bile birçok sert besini tek başına, çiğneyerek yemem için bir yaşımda vermiş elime. şu yaşıma kadar hayatımda hiçbir farklı olay yaşamamış benim, ilk ve tek şaşırtıcı özelliğim de o gün fark edilmiş. babam çok güzel, kütür kütür kırmızı elmalar almış artık püre yapılmadan meyve yediğimi duyunca. televizyon seyrederken annem onları yıkayıp dilimlemiş, ben de bir yandan bildiğim kelimeleri şarkı söylermişçesine sayıp, bir yandan da elmalarımı yiyormuşum. o sırada babam anneme 'baksana ne tatlı pembe oldu yanakları' demiş. bakmışlar al al olmuşum hakkaten. annem ilkten 'ay çok hopluyo zıplıyo, terliyor hemen' dese de babam yarım saat sonra bana bir dilim daha elma yedirmiş ve hafif hafif pembe olmuş yanaklarım gene.

o günden bu yana nerdeyse yirmi sene geçti ve az evvel kırmızı elma yiyince pembeleştim yine.

adımın almıla koymalarının nedeni de, annemle babamın tek ortak hususun kırmızı elmayı çok seviyor olmasıymış.

11 Kasım 2009 Çarşamba

Free me

Jeff Buckley açtım şimdi, nasıl bir hüzün nasıl bir acı, gereksiz bir emo oturuyor mideme. Elimde de süt, hüzünlendikçe içiyorum böyle. Sonra iyice kopuyor film, ağlıycam böhü böhü modunda, kadehemi tokuşturacak dert ortağı arıyorum. Sanki şarap içiyosun anasını satıyım, çikolatalı süt içiyorsun lan alt tarafı.

10 Kasım 2009 Salı

Eğer elman biterse

Adımı, sevebileceğim şekilde söyleyen biriyle inanmadığım şeyleri yapabilirdim.
Adımı, sevebileceğim.
Sevebileceğim.
-E bilememek ile o kadar çok çekimlendi ki bu.
Ben, adımı sevebileceğim şekilde söyleyecek birine âşık bile olabilirdim.

Ve dahalık, inanmadığım hiçbir şeyi yapmadım.

29 Ekim 2009 Perşembe

she wants to be

ben, bazı şeyleri bildiğimi iddia ederken hiç çekince duymuyorum. bazı şeyleri utana sıkıla söylerken, bazı şeyleri asla söyleyemeyeceğim, eminim.

bu kadar sene bana şunları şunları öğretti diye laf salatası yapmayayım şimdi. bunca senenin öğrettikleri göreceli olmamakla birlikte, karşıdan bakıldığında çok sayılacak bi anlaşılabilirliğe de sahiptir. bunca sene. bunca. bunca'dan öğrendiklerime gelirsek, kendisinin iyi bir öğretmen olmadığı konusunda kendimle mutabık çok kişi toplar, dünya devi olurum istersem. ama neye fayda, bunca'yı durduk yere reklam putu yapmak benim de işime gelmez. any kind of bear o anlamda. ha ne diyorduk, bunca'nın öğrettikleri.

anlayamayacak kadar zeki insanların beni okuması kötü, zira anlaşılmak kadar tatmin edici çok az hissiyat mevcut. ama anlatmayı başarmak çok daha zor olabiliyor. anlaşılır yazmak ve beyninden geçen, o; saniyede düşünülenleri sayılamayacak çoğunluktaki şeyleri düzgün cümlelerle, gümüş değil, altın değil, pırlanta tepside sunmak. i can be a bear bu anlamda.

fakat bunu hiç utanmadan, yüzüm zerre yere değmeden diyorum şu an. bunca bana öğretti çünkü. siz, hiç anlamayacak kıtlıkta olsanız dahi çekinmeden tek nefesde: "eğer bir insan sıkıntı yahut sorun dediği şeyi ortalığa saçabiliyorsa, ortada toplanılacak meta yoktur."

bu kurduğum cümle kadar tanrıya inansaydım şimdi bir ibadethanede eksiksiz evradlarımla en hakiki mürşid olurdum. söz konusu olan bu fikr-i sabit, i can be a tornado.

kimdir ermiş kişi biliyor musunuz. her halta kaşığı sokturulmuş kişidir. yoksa sizin bu burjuva ayaklarında tattığınızı anlattığınız steril cümleleriniz sadece post'tur, modern'dir, çok çok olsun da, şımarık edebiyattır.

kısaca; bunca'nın daha adaletsiz olmayı seçtiği kişiler bunu kısa zaman içinde kavrarlar. bellerler en ince detaylarıyla ve anlarlar ki ona düşman olmak hiçbir şeyin çözümü değildir. anlarlar ki oraya buraya sorun afişlemekle bunca bizden yakayı sıyırmayacak. başkalarına gösterilen afişler sadece acıma getirecek. en iyi de bunu bilirler. en eski ama. aç'la tok'un en önemli ayrımıdır burda afişlemek. bunca'nın öğrettikleri işte bu yüzden karşıdan bakınca anlaşılır, afişlere bakılır. bu insanlar, kapı zillerine isimlerini yazmaya çekinen insanlardır çünkü. nerde kaldı sarı sayfalara ilan vermek. bunu iyi değerlendirebileceksiniz düşününce kafanızda, düşünmek?

suni gündemler, sütten dil yakmadan nasib alamamış kişilere aittir, trajediyi severler, kedi kadın onlar, kurt adam gene onlardır. yapaylıkları kibirlerine kibir ekler. kendilerini aslında sevmez, başkalarını da sevmezler. kibir kaynakları bilmeden atıp tuttukları konudaki cahillikleridir. işte kendini seven insanla ayrıldıkları husus da burda boy gösterir. ailesine bakışı, aşk dediği kavrama bakışı, parasızlığa bakışı, bakışları. bunca'nın sevmediği kişiler böyle yüzlerce perspektiften bakamazlar. tek yön vardır, o da yaşadıkları gerçeklikleri ve asla yılmamaları gerektiğidir.

"I can be a lion demektir bu da. "

***

17 Eylül 2009 Perşembe

'Çok' kavramı öznel olmasaymış ne sürreal olurmuş

"Dünyada 450 milyon kişi İspanyolca konuşuyor, ya sen?.." yazılı bir billboard'du okuduğum. Aslında, şu kendini çok bilir zihinlerin deyişiyle çok derin düşüncelere dalmıştım kendimce. Çok derin düşünceler çok korkutur beni. Misal, bugün de okuduğum şey üzerine düşünmem gerektiğini hissedince çok derin sulardan sığ sulara yüzdüm aniden, ve düşüncelerim reelleşmeye başladı. "Melisa Paraguay'da, bak iyi etmiş gitmekle baya varmış konuşan bu dili. Ben de Danca öğrenicem ama olsun, şimdi Taksim'e gidiyim, sonra Danimar-" işt burda kesildim, sığ sulara çıkmak hiç zor değildir, nasıl ki sizi dalga birden kıyıya atar ve kum-taş karşımı çarpar karnınıza, işte öyle olur aynı. Karnınızdaki acı desen değildir, bir şey yok desen de sapına kadar ordadır. Anca konumunu fark edersin, ahan da sahil ahan da kum. Al sana metrobüs al sana billboard, havayı billboard. Behey belehat, uyanırsın.

Kendini toplumdan sıdkıyla birlikte sıyırmış ben, farkındalıklarıma eklentiler yaptım bugün.
Yazının önünde oturan türbanlı ve çocuklu bir bayan vardı, çocuk uyuyordu bulutlardan yüce. Yanlarında yeşil gözlü bir bayan. Bayanın burnu eğri, bayanın göbeği üç katlı pasta, gene aynı bayan küçük burjuva listesine dahil değil kesinlikle. Ama çok tatlı gülümsüyorsunuz sayın bayan. İşte o anda fark ettim, sonra zaman yavaşladı. "Her şey bir am için, yaşıyoruz niçin?" dedim şarkıdaki gibi, kesinlikle böyleydi. Bu muydu yani, eğer buyduysa sığ sularımdan çıkmayacağım, hayır bu kadar kısıtlı bir perdeden görüyor olamayız gerçekten, buna tahammül ben bile edemezdim. Fiziksel özelliklerle insan değerlendiren çok entelektüel, çok kültürlü ve muhteşem çıtır kelimeli insanlardan işte o an'lar yavaşlamadan önce tiksindim. Bir ben var benden içeri, ne olursan ol gel dedim. Tasavvura vardım. Ar damarını çatlatmadan evvelki bu yahşi kavramıydı bizi insan kılan, güzelliğin kadar insandın, en güzel giysiniz cildiniz mantalitesiyle; ye kürküm ye! dedim.

Dış görünüşleri ne şekilde olursa olsun, insanlarda güzel bir şeyler görebilmek çabasına katlanamadığım içindi bu domuzsu yabanıllık, ama buna hiç gerek kalmamıştı bugün. Bakınca görmekmiş maharet meğerse.

04 Eylül 2009 Cuma

Çin'den gelen sevgilim gitti Çin'e

Blogumu açınca kendimi Fujiya and Miyagi dinliyormuş gibi hissediyorum. Sanki biri doğal efekt olarak Knickerbocker koyuyo arkaya, bu kadar olur. Hele az evvel blogu açınca bunu daha da mor fark eddim. Sonra dinlediğim şeyi değiştirdim. Baktım ki hep Knickerbocker çalıyormuş.

Bloguma yazı koyunca kendimi kötü hissediyorum çünkü şablonumu hiç sevmiyorum ve bence bura yazı yazmak için değil. -tek nefesde- Bilmiyorum. Böyle bir tuhaf bilmiyorum ki. Biz D Blogda oturuyoruz. Gece çöp atmaya çıkınca çok korkuyorum. Çünkü bura doğal yeşillik bir alan. Sanki yılanlar ve çok ölümcül zehirli böcekler, örümcekler çıkacak gibi. O yeşil dikdörtgenlerpiramidini açınca hele bakamıyorum. İçi karanlık ve sanki tüm çocukluk kâbuslarım içinden burnuma hücum edecek gibi oluyor. Neden burnuma olduğunu ise yaşım 16'dan 17'ye gelince anladım; çöp kötü kokuyor.

Sonra ben kendimi annemleyken hiç güvende hissedmiyorum. Anneme de "alleyea" derim. Çok küçük bir çocukkenden bu yana alleyea diyorum. Çünkü kendimi bildim bileli burnum tıkalı olur ve l'leri söylemek çok daha kolaydır. Ve anneme hiç tek anne diyemem. "Anne ya" ile başlamayan tek anne diyişim olduysa annemi bir daha görmek nasib olmasın Allaama kitabıma.
Bu D Blogda bir çocuk var, hep alaaağma kitabma, şerefsizim amin gibi şeyler söylüyor ve kardeşimin de o bozulmaya ben diyim yüz sen de elli tutmuş dilini bozuyor. Kardeşimi yanıma almayı düşünüyorum buraya geldiğimden beri. Ben mapusa düştüğümden beri zaten sürekli düşünüyorum. Burda yapacak çok çeşitli şeyler yok çünki. Burda insanlar sürekli bir şeyler yapıyorlar. Kalplerinden akana bakıyorlar, domates sosu yapıyorlar, sonra dökülenleri siliyor temizliyorlar, ayaklarını kaldır diyorlar. Burda bazan düşünmek için de izin veriyorlar ve işte ben öyle zamanlarda Attila İlhan sempatizanı olmaya karar veriyorum. Bazan düşünmek için izin verdiklerinde senle aynı koğuşta durmuyorlar. Hele bu oluyorsa ben hemen kağıt-kalem alıyorum. Her seferinde başka bir kelimeyle sana mektub yazmaya başlıyorum. Geo'larımın arası mektub bahçesi. Mapusta mektub almanın beni buradan uzaklaştıracağı çok etkili bir kuram görünüyor. Ama sonra hemen vazgeçiyorum. Yazım okunmuyor. Bir keresinde Yeağmur isimli ermiş Mimar demişti ki; "Bu ömrümde gördüğüm en kötü el yazısı." İşte o günden beri yazı yazmaktan utanıyorum. Senin beğenmemenden daha da çok utanıyorum. Ama bu sabah utancımı kırıp mektup yazdım. Bunu başardım. Bilmiyorum sana ulaşabilir mi, burası D blog. Çünkü seni en son gördüğümde Tuğdem sokakta oturuyordun ve bahçenizde çok böğürtlen vardı. Arka balkonunuzdan deniz az görünüyordu ve baban iki sokak aşağıdaki duraktan otobüse biniyordu. Hep bunları yazdım ben.

Fekat postahane memuru kel amca dedi ki, yavrum yok böyle bir adres. Hiç olmadı, filan. Ben de seni görünce vermeye karar verdim.

Burası D Blok ve şift tuşu çok zor basıyor.
Annemler mutfakta 30 kiloluk domates sos yapıyor.
Şimdi ben seni görünce vericem mektubu ve okumamış gibi yapacağına söz ver önce bana.

D bloglara yazı yazmasınlar, yazlar hiç bitmesin.

21 Ağustos 2009 Cuma

Elleriniz kırışmış lâkin, ben sizi seviyorum.

Geçen hafta babanem "Altın saatimi kaybettim Almıla, ne yapacağım, dedenden yadigârdı o" diye ağlanıyordu. Dedemin ellediği, gördüğü, bildiği her şey tozu bile alınmadan durmaktadır evlerimizde. Hatta evlere sığmıyor o kadar eşya. Üç tane eve dağıtılmış durumda, eskise kırılsa bile atılmıyor. Dedemi sevmezmiş aslında hiç. Neden böyle yaptığını bilmiyoruz.

Saatini kaybedince de hüzünlendi. Ah babanem kıyamam sana ben, gel aramana yardım edeyim dedim ve öğlen 2-5 arası saatini aradık.

Az değil, 3 saat. Bunalmıştım. Saat dışında koltuğun altına konulan yastıklarda benim beş yaşında oynadığım oyuncaklarımı buldum. Babanem ne zaman koyduğunu, hatta koyduğunu hatırlamıyor. Yastığın kılıfının arasına saklamak, çok içerledim. Anılarını bırakmak istemeyen yaşlı bir kadın vardı, beş yaşındaki torununun bilyelerini, minik atlarını bir yastık içinde koltuk altına gömmüştü. Kaybettim dediği alyansını da makarna yaparken tuz kavanozundan çıkarttım.

Neyse, üç saat aramanın sonunda karşılıklı koltuklara oturduk ve 'ne yapalım yok işte' dercesine birbirimize baktık. Babanem üzgün, başını önüne eğdi ve bilmiyorum düşündü mü uyudu mu. Fakat ben derin düşüncelere dalmıştım o kesin. Birden "Ay saat de beş olmuş, yesek mi akşam yemeğini?" diye sordu bana. Uzun kollu tül gömleğinin kolunu sıyırmış, saatine bakıyordu. "İnanmıyorum babanne, kolundaymış saatin ya!" dedim. Beni evden çıkartmamak için böyle iğrenç bir oyun yapmış olması karşısında şoktaydım, hayret bir şey yahu diyordum içimden. Oysa babanem hiç oralı değildi.

"Ne sandın ya, nerde olacakti saatim?" dedi.

Haklısın babannem diyip öptüm yanaklarından. Düşüncelerimi sabitlememem gerektiğini 73 yaşındaki, bitik bir insandan öğreniyordum, yıkıldım. Çünkü o, oyun yapmıyordu.

20 Ağustos 2009 Perşembe

Götünle kafanı karıştırma

'Kendimizi objektivizmin serin sularına bırakıyoruz.'


Bilirsiniz beni, pek okuyan, izleyen, kültürlü biri değilimdir. En son Harry Potter'ı okumaya çalışmıştım, 20. sayfada da bırakmıştım, kolay değil, yaş 11.

11 yaşımdan beri de olanca tüm film çabalarım; geçen ay "Sen aynı Metres'teki metres karı gibisin" diyen arkadaşın merakımı çelmesiyle Metres'i, çok değil üç günde izlemem, ha bir de dün dvd'nin kablolarını takmam oldu.

Arada kültürel etkinlikler de yapıyorum. Mesela orta sondayken Koç Müzesi'ne gitmiştik. Bir de geçen sene meme kanserini anlatmak için doktorlar gelmişti okula. Bak aslında çok da boş biri değilim. Var bi ışık.

Buna rağmen kendimi ve haddimi biliyorum. Bir de şöyle insanlar var ki, her yazarı bilir, her haltı okur, eski kelime eklerler cümlelerine, anladın sen. Fakat en sevdiği yazar Elif Şafak olur, hatta o kişiler bu yazıyı okusa Şafak'ın yüceliğini anlatıp beni boka batırmak için delolurlar. Bir türlü atlatamadıkları kendilerini gösterme, kendinden aşağı ezme çabaları vardır. Kendine güvenen biri başkasını ezmek istemez ama işte. Benim bildiğim, okuduğum nallamaz bile hatta onu, buna hitaben beni aşağılama ihtiyacı duyuyorsan ben senin o harika gelişiminden şüphe duyarım. Edebi olsun diye kasmak, küçük Ursula'lar olmak, hatta aynı kefeye Ursula'yla Şafak'ı koymaktır tüm başarın.

Kendimi babannemin beyaz odalarına kapatacağım. Lütfen beni herkesle eşit görüp, kıyaslayıp, biçmeyin, geriliyorum.

Kırmızı ağaç dikti toprak olmayan yere

Kardeşim:

"Beni pisikyatıra götürün lütfen, lütfen diyorum anneğ. Artık herkesin birbiriyle seviştiğini görüyorum, engelliyemiyorum, sevişiyor herkes!"

Yaşı sekiz.

09 Ağustos 2009 Pazar

Ben ki ne yapmıyordum, o sizin de yapmadığınızdı

Herkes benden şikayetçi son günlerde. Farklı alan ve şekillerde herkese zararım. Bilmiyorlar ki keskin sirke küpüne zarar. Aman bırakın şunları, neyse. Bırakalım da, onlar hala bırakmıyorlar. Kızdık diyorlar, benden az yahut çok intikam almak istiyorlar. İntikam iddialı bir kelime oldu. Ama gerçeği de direkt yansıttı. Ha kimsenin bana bir şey yapabileceğine inanmıyorum o ayrı. Neden mi, nallamıyorum. "Yazıyorsan belli ki takmışsın" zihniyetindeyseniz, lütfen terk ediniz bir an önce burayı. Ha yok aklında kalacağına dursun bir kenarda, yıllar sonra okursun, oy hanımcım kızım derseniz, yarın boşum, kahve ısmarlamak isterim size.

Adi, şırfıntı, saygısız. Buyrun diyin, daha kötülerini dediniz az evvel, hiç kızmıyorum, aman diyim, daha da diyiniz. İçinizde değil elinizde patlasındır çünkü. Çünkü, siz sevilmiyorsunuz ve kızgınlığınız bana değil kendinize. Her şey ben'de. Büyüyünce anlayacağınızı düşünüyorum. Hem güvenmiyorsunuz da ya bana. Aslında siz kendinize güvenmiyorsunuz. Klişe değil, acı gerçek.

Hiçbir şey yokken, birden, istemezdim belki ama. Koltuğun üstünde iki gündür duran bir hırka için siz de bunu yapmıyacaktınız. Biraz düşünün, kendinizi yani. Kızmayın hemen, ben de mutlu değilim hem zaten, hem zaten ben var ya, neyse işte, biraz olsun denmeden anla.

Şimdi gelip özür dileyeceğim, sarılıp öpeceğim, affetmeyeceksiniz ama umrumda da değil pek zira;

Bisiklet sürüp bira içmek hayat felsefem oldu. Götüm selemi özledi şimdiden, yüksek müsadenizle biralarımı alıp kıçımı seleme vuracağım. Umrumda olmadığınızı tekrarlıyorum; bilin. İki gündür bekleyen hırkamı da, üşüdüğümden mütevellit, size görünmeden eve çıkıp, koltuğun üstünden alacağım.

30 Temmuz 2009 Perşembe

My heart is beating like a jungle drum.

On dört yaşına kadar annesinin eteğinden ayrılmamış, bir kerecik sözünden çıkmamış zat-ı alim için annesi, "Ben bu yobazla sokağa çıkmaya korkardım ayol, kazulet bildiğin." diyor. Evet zeki değildim ama hakkımı yiyor diye düşünüyorum. Hayır yani beni sokağa çıkarmaya korkacak kadar da değildi salaklıklarım. Alt tarafı aynı cama üç kere kafa göz girmiştim bir alışveriş merkezinde, kesinlikle benle alakalı değildi, cam çok temizdi, görülmüyordu.

Annem gene ortalıkta yoktu, kim bilir hangi kabinde neler neler denemekteydi. Elimde kardeşimin matarası, annemin paltosu ve alınan öteberilerle götlerinde geziyordum. Birden kabinlere böyle dolanarak gitmek yerine şu elbiselerin arasından gidebilirim diye düşündüm. Aklımı seviyim hıh dedim. Biranöncevarmakiçin koşmaya başladım, koştum, koştum, koştum ve elimde olan onca şeyle görünmeyen bir cisme bodoslama girizledim. Etraftaki müşteri temsilcileri, müdürler, herbir şeyler başıma geldi iyi misin küçük hanım diyü. Tek cevap vermeden annemin yanına gidip elimden geldiğince homurdandım. "Of nefret ediyorum burdan, bıktım, of, iki saatte giyinemiyorsun, mal karı seni, böhüü.." Annem en sonunda dayanamayıp ara babanı gelsin alsın seni dedi ve kardeşimle yemek yemeye gitti. Cama girdikten sonra bir de göt gibi kalmıştım elimde poşetleriyle.

Beş gün kadar sonra annemle gene alışverişe çıktık. Bir ayakkabı beğendi ama 'aradığı ayakkabının burda numarası bitmişmiş, ancak X'teki şubelerinde mevcutmuş'tu. X şubeye gittik hemen haliyle. Evet gene aynı alışveriş merkezi. Annem ayakkabısını aldıktan sonra yüzüklerin efendisindeki çekim gibi aynı mağazaya doğru şahlandı. Arkasından poşetlerle takıla bayıla ilerliyordum. Annem mağazaya girdi, hoşgeldinlendi, hemen herkes emrinde iken ben kabinlere nasıl kısa yoldan ulaşırım, acaba annem orda mıdır derdinde, dönmeden gidebileceğim, kısa bir yol gördüm. İki elbise rayının arasından koşa koşa ilerleyip beş gün önce olduğu gibi ama biraz daha az bir bodoslama ile camekana girizledim. Annem cama gene aynı şekilde girdiğimi görmüş, sanki kızı değil de başka biriymişim gibi, kardeşimin elinden tutup mağazadan çıkmıştı. Bense bu sefer ayağımı burktuğum için yerimden kalkamıyordum. Kimsenin yanıma geldiği yoktu. Annemi aradım, anne ayağımı burkutum sanırım kalkamıyorum dedim. Ne dedi ki sizce "Ara babanı gelsin alsın."

Bu olaydan bir sene sonra gene aynı mağazada, bu sefer biraz daha büyümüş olarak annem bana gömlek alacaktı. Kabinlere daha kolay gidebilmek adına, gene aynı cama çat girmiştim. Bu da annemle son sokağa çıkışım oldu.

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Yeknesak.

bugün cumartesi, bütün turistler caddelerde
işportacılar adres tarif ederken vücutlarıyla
eski bir filmden bir sahneyi yaşıyorlar sanki
çünkü mülteciler unutkanlıktan alınıp getirildiler
bırakıldılar bir ard niyet gibi aramıza
oysa çok önce söylemişti nietzsche:
"yalnız için dost daima üçüncü kişidir"
öyleyse yeni bir yüz edinelim kendimize.



sen, dalgaların çekilirken bıraktığı iz
bilseydim başlamazdım ikimize.

08 Temmuz 2009 Çarşamba

Şu Sıcak Havalarda Çay Ne İyi Gidiyor Değil mi Ahmet Abi.


Biliyorsunuz, ben çay sevmiyorum. Ama insanlar ısrarla çay içirme derdinde. Çay içmek sünnetir dinimizce sevaptır.

Gölge 40 derece, götümüzden dahi ter akıyor. Biri bizi 10 saniye için Antartika'ya gönderse de gelsek, ya da; yer yarılsa da soğuk su çıksa gibi ütopyalara kapılmışız. Bir nevi serap görüyoruz. Derken ayak üstü bir tanıdığın dükkanına giriyoruz, babam selam veriyor, adam elini uzatıyor. Babam bakıyor, bu elin sonu sırta vurup sarılma. "Şey biz zaten girmeyecektik, bir kapıdan selam vereydim" diyor. Adam yanına kadar gidiyor, babamın sırtına vuruyor. Hadi hadi geç otur şöyle diyor. Benim için kaş göz yapıyor bu da nesi cinsinden. Hayır sevgilim değil, yok Ahmet Abi kızım bu diyor babam. Vallahi kızıyımdır, koc-caman oldum tabii siz görmeyeli, el kadardım o zamanlar, hıhım. Ne içersiniz diyor. İçmek, evet. Kocca bir bardak su hayal ediyorum. O kadar büyük ki içerken içine de girebilirim, bardak değil havuz görüyorum. Ama karşımdaki adam yavru ağzı gömleğinin üstüne bir de solmuş hardal rengine benzeyen renkteki yeleğini giymiş. Bu adamın mutfağında bırak havuzu su yoktur. "Çay içer misiniz çay, şimdi demledik" son yudumunu da hüpürdetiyor. Alnımdan aşağı bir şeyler süzülüyor benimse, çay mı? Babam, zamanında evimizin elektrikle alakalı bir sorunu için tornavida istediği mahalle abicimin dükkanında olduğunu unuyor. "Of hakkaten çok sıcak, bir aysti ne de iyi olur." diyor. Ahmetim, abim anlamıyor; çay için çay diyor, getir oğlum bize iki tavşan kanı, ooh, mis gibi, hararetimiz kesilsin şunun şurasında. Çayların geldiğini görüyoruz, bardaklardan duman çıkıyor. "Hoop, Ahmet Abi" diyor ve dükkandan koşarak çıkıyor babam. Çırak ve babamın Ahmet Abisiyle yapış yapış o dükkanda yalnız kalıyorum. Dükkandan kafamı çıkarıp babama bakıyorum. Sokağın başında bana eliyle 'gel gel' yapıyor. Hani şu dört parmağı fingirdetme hareketi. Çaylara bakıyorum, hala duman çıkıyor, dükkan basık, karanlık, sıcak. Ahmet abi göbekli. "Ups, Baba!" diyorum, babam kadar hızlı olmasa da sokağın başına doğru koşmaya başlıyorum. Ahmet Abi ve Çırak şaşkınlar, "Noluyor bunlara?" diyorlar ama çayları bittiği için ikinci bardağı doldurup bizi unutuyorlar.

06 Temmuz 2009 Pazartesi

Yaz bazan çekilmez oluyor.


Hiçbir şey yapmamak için bile fazla sıcak günler yaşıyor İstanbul. Artık sokağa çıkarken üç, sigara içilebilen bir kafeye giderken sekiz, öyle bir kafeye gitmek adına sokağa çıkmak içinse direkt düşünmemeyi seçiyorum.

İstanbul keşke sadece sıcak olsa. Dinsiz imansız da bir trafiğe sahip. Taksim'den Florya'ya 2 saatte gelebilmiş olmama şapka çıkarıyorum. Hatta inanıyorum ki 1.5 saatte gelebilmeyi başardığım gün şapkadan tavşan da çıkacak.

Küresel ısınmadan mıdır, nedendir bilemiyorum, şehrimizi ayrıca sivrisinekler de basmış bulunmakta. Kabul ediyorum ki odamda ufak çaplı bir bataklık bulunduruyorum. Ama batalıkla da ilgilenmiyor benim sivrisineklerim yahut sineklerim. Modern ortam romantikleri, yalapşap zamanların entelleri onlar. Kürt çalıyor, çingene oynuyor bu yaz günlerinde. Ben genelde odamdayım. Kafalarımız hafif meşrep, Nebil Can Oktay okur gibi yapıyoruz.

05 Temmuz 2009 Pazar

Herkes var, bir sen yoksun.


Olağan akış devam etmekte bugün de. Annemin "Kaaalk!" bağırtılarına, kardeşimin tampon görevini gördüğü bir uyanmanın ardından birbirine batan gözlerle yaptım kahvaltımı. Rutin bilgisayar başı mesaimi tamamlama işlemine atıldım gözlerim halen açılmazken. İlaçlarımı içtim, ne şaşırtıcı değil mi; sıkıldım. Annemler gitti akşam üstü, sıkıldım. Abim gitti, sıkıldım. Tek kalmıştım, sıkıldım.
Geçtim salona Nabakov okudum, boşkoy yapıyordum aslında, kendimdi ne de olsa, kandırdım.
Babamla buluştum akşam, sıkıldım. Abla olmam gerekti, sıkıldım. Yani ben hep aynı bendim, dondurma yedim. Karanlık bastırdı, pek âlâ, çok sıcaktı ah bu hava, sıkıldım.Eve dönerken ekmek almayı unuttum gene. Çorbama haddinden fazla tuz kattım. Her şey aynı döngüde, rutin hayat işte, neylersin, alıştım. Bir farkılılık yok, olmaz da. Biz hepimiz burda, en ince detaylarla, sıkkınım.

Cocoon- Tell Me

02 Temmuz 2009 Perşembe

Bir patlama biçimi olarak afyon'u değerlendiriyoruz.


Çay sevmiyorum sanırsam ben. Kahvaltıyı hazırladım ama çay demlemeyi akıl edemedim bu sabah. Bir eksiklik var diye düşünürken, çay'ın bir sürü eylemle çekimlenebileceğini fark edip, bir çay çekemedim çaydanlığa; suyla. Cümlelerde yaşasın varsın, atalaştıralım onu, ki çoktan yaptık ya.. İçmeyince başı tutmalar -başı çok ağrımalar-, harareti geçmemeler, kendine gelememeler, bir sürü eylemle çay'ı çekimlemeler. "Çay yapmak, çay koymak, çay demlemek, çay pişirmek.." Sahi, kim der çay pişirelim diye? Benim babanem der mesela. Zaten, aynı babanem çayı da demliyor, pilavı da, kendini de. Ama ben çayı demlemesinden yanayım genellikle. Ayıptır, insan bir yaştan sonra dikkat etmeli yani yediğine içtiğine. Sütü Sek olmalı sadece, diğer her şeyi süt renginde.

Oturuyoruz her öğlen, ben yıkanmışlığımı kollar görünen denizi izliyorum, o yün örüyor doğmamış çocuğuma. Gölge 35 derece olsa da balkon esiyor bizim, böyle biraz kekremsi, biraz şekerpare. Sıkıntısına ekleyecek şiirsellik aranıyor babanem, aradığını bulmak zor bizlerin dolaplarında, hava sıcak da olsa, soğuk da olsa. Zaten perçinlenemeyişimiz de, olmayanı aramaktan kaynaklanmakta.

Diyorum ya, toplumun afyonu da olsa, ben sanırım sevmiyorum çay'ı. Hele şu sıcak havalarda, terletiyor beni çokça. Ama eklenemiyor yünündeki yamalara. Elimdeki limonatayı yarılamadan ben, sesliyor bana ah canım babanem.

-Haydi iç de çay koyayım.

09 Haziran 2009 Salı

Biokadın


'Hayatın en büyük dramı insanların yok olması değil, sevmekten vazgeçmeleridir.' vari edilmiş bi' laf vardı, şimdi hatırlamadığım eli öpülesi bir kim söylemiştir büyük ihtimalle. Fakat iş bu ya, gene fikir ayrılığı yaşıyoruz kendileriyle. Değişikliklerle karşılaşınca değişen fikir, fikir değildir diyip kendi içimde de çıkmazda olduğumu size çaktırma niyetinde değilim aslında ama, aldatı'lı paradoksumu yediremiyorum hiçbir hâle.

Haftanın gündemi ben; deniz tragedya, mesellerimiz bitmeyenler, Troya'da âşık ölüp, Babil'e dönemeyenler. Nermi Uygur gibi sevmeyle erkekleşenler. Hayır yalan. En büyük dramdır ki insan kendinden ödün versin. Üzerine ne gelse tanımam. Çünkü kendimden biliyorsam çok köşeli olurum. Bizler değiliz de yuvarlak'ın köşeleri. Ya da sizler kendizi Uygur mu sanıyorsuz ki portakal içenler, her hâli kül ar olsa, penguenler düşerler.

Olulipodur elimizde horoz şekeri, balkayıp durmaktayız görünen gerçekleri.

02 Haziran 2009 Salı

Algılama Evreleri


Enis Batur'un Mastar'ını okuyormuşçasına, hep aynı dizilerle bakıyorum olaylara. Arkadaşım, ben şiir sevmeyen insanı anlayamıyorum. Şiir seviyorum diyip Edip sevmeyen insanı daha da anlamıyorum. Bir de üçüncü yeniciler var: "Ben şiir sevmiyorum, Edip'ten başka."

İnsanların edebiyata nasıl, ne gözle baktığını kavramak zor zanaat. Ama çoğu zaman amaç edinip, 'yapmak adına yapmak' işlevini gerçekleştirdikleri kanısındayım. Günümüzün yalapşap entelektüellerinden sonuna kadar iğrendiğimi demekten sakınmayacağım gibi, toplum tarafından tapınılan bu insanlarla fikir birliğine gitmediğim için dışlanmaktan da zerre çekinmiyorum.

"Gerçiği yaşıyorum ve yadsıyorum." demiş ya, ben ciddi olmamamdan mütevellit, kutsuyorum.